Perşembe, Mayıs 24, 2018
Destpêk » GIŞTÎ » 19 MAYIS/TARİHİN İKTİDARA YEDEKLENMESİ

19 MAYIS/TARİHİN İKTİDARA YEDEKLENMESİ

Yerelliğin seferberliği ve sürece ortak edilmesi de Türk milliyetçiliğin gelişimine temel oluşturma bakımından ayrı bir kurgu sürecini başlatır. Ancak bütün bunlara rağmen ulus yaratmayı beceremez. Farklı etnik ve dini oluşumları birleştiren ortak bir kimliği yaratamaz. Bu kimlik krizinin devam etmesi ve vatandaşlık bilincini geliştirememesi[1] de Türk Milliyetçiliğinin saldırganlığının temelini oluşturur.

 Sait Çetinoğlu / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

 Milliyetçilik, bireylerin bir siyasi düzenin üyeleri arasında

topluluk oluşu vurgulayan sembol ve inançlar dizisine

mensubiyeti olarak psikolojik nitelikli bir olguyu tanımlar[2]

20’li yılların başındaki İmparatorluktan Cumhuriyete geçişte, eskiden de var olan, kendine ait bir devlete sahip olmaya ve onu idare etmeye alışkın olan askeri yönetici elit sınıf mensubu olan Kemalist kadrolar, eskiden de olduğu gibi, “Memluklar tipinde bir yönetici sınıf olarak,”[3] yönetenlerin huzuru sağladığı, yönetilenlerin artık üreterek, yönetenlerin bekasını yükümlendiği[4], kendini idare eden fakat yaptırım gücü olmayan zayıf sınıfların üzerine oturmuştur.

Kemalizm’in ideolojisi ve onun laik, batılılaşmacı milliyetçiliğinin temeli: İttihatçıların Anadolu dışı irredantizmi kırpılmış, bir Türkî idealdir.

İttihatçılığın devamı olarak yapılan Kemalist reformlar; Osmanlıcılığı ve İslam’ı reddederek ve İmparatorluğun Anadolu Türklerinin oluşturduğu etnik millete hizalı tümleşik bir teritoryal siyasî topluluk olarak yeniden tanımlayacak şekilde, kentlerde bir dizi modernleştirici toplumsal ve kültürel reformu kabul ettirip, Türk anavatanının takipçisi olduğu Osmanlı İmpa­ratorluğu ile Halife’den kopması işine nezaret etmektir.

Millete dair bu teritoryal ve sivil düşüncelerin gerçekleşti­rilmesi, millî bir kültürel kimlik içinde bir dayanışma temelini gerektirir. Ancak bu temel yoktur ya da çok zayıftır. Anadolu kendini İslami bir kimlikle ifade etmektedir. Halife’nin gölgesi de hala önemli ölçüde etkilidir.

Bu durumda Kemalistler bir etnik geçmişi keşfederek, Türklerin kökenini Orta Asya’ya, Oğuz Han’a uzanan bozulmamış soylarına, dillerinin (Güneş Dil Teorisi) eskiliğine dayandıran bir teoriden ya­rarlanarak zoraki etnik mitler, anılar, değer ve semboller tedarik etmeye çalıştılar. Ancak harekete geçirdikleri Mitoloji, sağlamaya çalıştıkları dayanışma temelini kurmakta ve heyecanlandırmada yeterli işlevi göremez.

Kemalistler tarafından 1920’lerin ortalarından itibaren Müslüman-Osmanlı milliyetçiliğine alternatif olarak konulan ve kesin bir şekilde benimsetilmeye çalıştıkları Türk Milliyetçiliği programı, toplumun geniş kesimlerinde öfkeye yol açar. Bu program, 1912–1922 arasındaki o zor dönemde gerçekleştirilen Müslüman-Osmanlı dayanışması bağlarını yok etmiştir.

Bunun yanında bu mitlerin, Anadolu’nun sahiplerinin Türkler olduğu ve Anadolu’dan kovulanların (Ermeniler, Helenler ve Pontoslular), bu topraklarda haklarının olamayacağı yönünde bir bilinci geliştirdiğini söylemek mümkün.

Her romantik milliyetçilikte bir uzak ülke ve altın çağa atıf yapılarak tebaa şekillendirilmeye çalışılır, heyecanlandırılır. Turan da bu işlevi görmüştür. Güneş dil teorisi de yerleşik olarak bulunulan toprağın çok eskiden beri sahibi hatta ilk sahibi oldukları bilincine ve propagandasına yöneliktir.

Teritoryal düşüncede sağlanan görünüşteki başarıya rağmen etnik payandalarında ciddi sorunlarla karşılaşılır. Etnik mitler ve etnik seferberlik, milliyetçiliğin gelişimi bakımından temel oluşturmayı başarmakta yetersiz kalır.

Küçük kasaba ve köyler İslâm’a bağlılık duymayı ve İslâmî duygular sergilemeyi sürdürür. Türkî teoriler ve sembolizm, yaratılan burjuvazi arasında bile, geniş ve yaygın bağlılık hissini oluşturmayı başaramaması, 30’lu yılların ortalarında yeni arayışları beraberinde getirir.

Kemalistlerin millet ve milliyetçilik kurgusu ile ilgili literatürden haberdar oldukları anlaşılmaktadır. Kemalistler bu konuda oldukça bilinçlidirler ve ne yaptıklarının farkındadırlar. Türk milliyetçililiğinin yerleştirilmesi için zor da dâhil olmak üzere ne gerekliyse bunları adım adım gerçekleştirmekten çekinmezler.

1930’ların ortası Kemalist rejimi kalıcılaştırıcı önlemlerinin meyvelerini verdiği yıllardır ve 30’lar, Kemalist kadroların bir önceki on yıla göre oldukça rahat oldukları bir dönemi ifade eder. 1925 Mart’ında kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu’nun sağladığı eşsiz ortam da bu koşulların pekişmesinde önemli rol oynar, her türden siyasi muhalefetin yok edilmesi ve basının susturulmasında neredeyse hükümete sınırsız yetki veren Takrir-i Sükûn Kanunu büyük işlev görür. Kemalistlerde, artık önceki on yıldaki çekingenlikler yoktur, kendilerine güvenleri gelmiştir. Kemalizm’in topluma istediği kimliği yerleştirebilmesi açısından, unutkan bir toplum yaratmak anlamında kolaylaştırıcı bir öğe olarak Harf İnkılâbı da ihmal edilmemiştir. Bu vesileyle geçmişle bağı kopartarak İmparatorluğu parçalayan kadroların üyeleri oldukları da unutturulur.

Takrir-i Sükun ortamında muhalefet potansiyel olarak da ortadan kaldırılmış, ayrılıkçı kalkışmalar tedip edilmiş, tek parti kurumsallaşmıştır. Artık Halife gibi birinin de gölgesi kalmamıştır. Toplumun siyaseten teslim alınma süreci tamamlanmıştır. “Eleştirinin düşüncenin olmadığı yerde ise her türlü saçmalık ve abesle iştigal mümkündür ki, inkılapların art arda yapılarak modernleşme süreci[5]nin hız kazandığı 1920’lerin ikinci yarısından sonra, 1930’larla birlikte tam da bu olmuştur.”[6]

Bütün bu inkılaplar aynı zamanda Falih Rıfkı’nın da söylediği gibi Türkleşmek amacına hizmet etmektedir.[7]

Kemalist rejimin yerleştirilmesi için Takrir-i Sükûn kanunu eşsiz bir olanak sağlar. Mustafa Kemal’in prestiji ve etrafında örülen kişi kültü de bu dönemde başlar ve ilk Mustafa Kemal heykeli 1926 tarihinde yapılır, bunu Taksim anıtı izleyecektir. Bu anıt, görsel araçların, geçmişi yeniden yazma konusunda kullanılışının eşsiz örneğidir. Önder figürü bu dönemde otoriter, laik, modernleşme ve Türklük temelinde milletin inşası gibi bir dizi politikanın tanıtılması ve savunulmasında kullanılmaktadır. Bu politikalar, laiklik söz konusu olduğunda, geniş kitleler tarafından tepkiyle karşılanır, Türk milliyetçiliği söz konusu olduğunda ise, Türk olmayan topluluklar için bir tehdidi ifade eder.[8]

1930’ların başındaki ki Serbest Fırka deneyimi, Kemalizm oldukça zayıf olduğunu da gözler önüne sermiştir. Anadolu’nun Kemalizm’e ve Kemalist milliyetçiliğe dahli yoktur ve romantik milliyetçiliğin Mitolojik öğeleri Anadolu’yu heyecanlandırıp, Kemalistlerle dayanışma duygusunu geliştirememiştir. Kısacık Serbest Fırka deneyimi, yönetici elitin, zorla kabul ettirdiği Kemalist Milliyetçiliğin toplumla bağlarını kuramadığı anlaşılmıştır.

Bu dönemin tanıklarından Ahmet Hamdi Başar, Mustafa Kemal’in 1930’larda Samsun’a gelişini şöyle anlatır: “Samsuna geldiğimiz zaman başka yerde görmediğimiz bir manzara karşısında kaldık: Gece her tarafta fevkalâde inzibatî tedbirler alınmıştı- İstasyondan itibaren bütün yollar süngülü askerler tarafından tutulmuştu. -Halk asker kordonlarının ar­kasına sinmişti. Bu suretle askerden ve polisten mâada hiç kim­seyi görmeden, âdeta bir düşman şehrine henüz giren bir ku­mandan gibi Gazi ve bizler otomobillerle, Gazinin misafir edi­leceği konağa geldik- O Samsun ki, 1919 senesi Mayısında, Gazinin, vatanı kurtarmak üzere Anadolu’ya ilk adımını attığı yerdi- On bir sene sonra vatanı kurtarmış, davalarını or­taya atmış, inkılâbını tamamlamış bir şef, bir kurtarıcı sıfatı ile ve daha iyi neler yapılabileceğini anlamak maksadı ile bu­raya girdiği gece aynı adam bir inzibat kordonunun himayesi­ne muhtaç kalmaktadır”[9]

Bu durumda yeni mitlere, yeni heyecanlara ve yerelin ortak edilmesine ihtiyacının olduğu fark edilmiştir. 1920’lerin ortasında başlayan, Mustafa Kemal’in etrafında örülen kişi kültü, 1930’larda yoğunluğunu arttırarak devam edecektir. 30’lu yıllar aynı zamanda kapitalizmin büyük krizinin güçlü adamlarla çözmenin geçerli olduğu yıllarla da örtüşmektedir. Tek tip bir toplumun inşası için en önemli adımlardan biri de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1935 yılı kongresinde atılır. Nazi örneğini izleyen CHF, fırka ile devleti birleştirir. Fırka, artık Yunus Nadi’nin deyimiyle, “bütün milleti aynı hedef istikametinde toplayan muazzam bir aile kucağı”[10]dır. Totaliter  iklim tamamlanmıştır.

Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi de bu dönemde kurulur. Fakültenin açılışını mecliste, dönemin Maarif Bakanı şu sözlerle ifade eder: “Atatürk”ün yüksek dehasından doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi, bunlara bağlı arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara’da bir fakülte açılacaktır”[11]

1930’lar Türk olmayan topluluklar için, 2510 Sayılı İskan Kanunu (1934) ve Meclise geldiği gün kabul edilen Tunceli Kanunundan (1935) dolayı da özel bir önem taşır.

Oluşturulan totaliter iklimde bu kez yerellik seferber edilerek,  Kurtarıcının maceraları yeniden yorumlanacak ve yerel, sürece dahil edilecektir. Samsun-Erzurum-Sivas-Ankara zinciri yeniden kurgulanarak, 19 Mayıs’a da ayrı bir önem ve anlam verilir. “Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığı ve Türk ordularının 9 Eylül 1922’de İzmir’e girdiği doğrudur da geri kalan her şey bu resmi tarihin şöyle ya da böyle kurbanı”[12] olarak yeniden kurgulanacaktır. Devletin yeniden üretimi çerçevesinde lider yeniden üretilerek, halk da bu sürece dahil edilerek, lider, “Tek Adam olmaktan da öteye gidecek, kurduğu devletin tanımı bile Devlet, Atası etrafında toplanmış millettir diye yapılacaktı[r].”[13]

Tarihin, açıktan iktidara yedeklendiği bu dönemde Türk Tarih ve Araştırma Kurumu kurularak yeni mükellefiyetler getirilir: “geniş halk tabakaları, Türk Tarihi Araştırma Kurumuna fiili, müspet yardım ve hizmette bulunacaklar, bunu vatani, milli vazife bilecekler ve bununla mükellef tutulacaklardır.”[14] Siyaseten teslim alınmış toplum istenilen her yöne çekilip, her işe koşulabilir durumdadır. Yereli seferber etmede ve şekillendirmede Halkevleri de altın çağını yaşamaktadır. Bu dönemde rejimin en önemli kurumlarından Halkevleri’nin bütçesi, Diyanet İşleri Reisliği dahil birçok Vekalet bütçesi toplamının üstündedir.

Artık, Orta Asya’nın yerini, Anadolu, Oğuz Kağan’ın yerini de ulusal kahraman alacak ve Halaskar’ın maceraları yeniden yorumlanarak yeni bir mit yaratılacaktır. Bu yeni süreçte bu kahramanlığa somut olarak yerliler de dâhil edilecektir. Soyut Ata’nın yerini somut Ata alacak, kurtarıcı ve kurucunun maceralarına halk da menzil menzil (Samsun-Erzurum-Sivas-Ankara) dâhil edilerek kahramanlığa ortak edilecek, Türk milliyetçiliği kurgusuna yeni bir zemin aranacaktır.

 

“Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, ya­nında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar.

“Birdenbire Atatürk soruyor: ‘Bugün günlerden ne?’

“Diyorlar Salı, Çarşamba neyse.

“Ayın kaçı: 19’u

“Aylardan ne: Mayıs.

“Ne oldu bugün söyleyin bakalım” diyor.

Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu?

Nuriye Akman şaşırıyor. “Bilmiyorlar mı? Nasıl olur?” diyor. Bozdağ devam ediyor:

“Nasıl bileceksin canım. O zamana kadar 19 Mayıs’ın lâfı yok. Onun için soruyor Atatürk. Şimdi bunlar arıyorlar, İzmir’in işga­linin 3’üncü günü, diyorlar. ‘Ankara mitingi yapılmıştı’, diyorlar. Atatürk ‘değil’ diyor.

‘”İsmet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf,’ diyorlar.

‘”Hayır, o 1923’te, Mayıs’ta değil, diyorlar. ‘Haliç Konferan­sı,’ diyorlar.

‘”İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk,’ diyorlar.

Akman da bu kez gazeteci merakıyla, “Kim anlatıyor bunu si­ze?” diye araya giriyor.

İsmet Bozdağ yanıtlıyor:

“Şükrü Kaya anlattı. “Terakkiperver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu,” diyorlar.

“Atatürk, ‘Bırakın yahu bunları’ diyor. ‘Öyle bir şeydir ki bu, ülkenin kurtuluşudur’. Yine bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlıyor, ‘Bu sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?’ deyince ‘Yaklaştın’ diyor, ‘Samsun’a çıktığımız gün’. Sonra, ‘Asıl yapacağı­nız bayram bu,’ diyor.

Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs Bayramı kutlanıyor.”[15]

Burada 19 Mayıs 1919, yeni bir kurgunun başlangıcına işaret etmektedir. Ulusal Kahraman yeniden yorumlanarak, Halaskar’ın yeniden yaratılma sürecidir.

Yerelliğin seferberliği ve sürece ortak edilmesi de Türk milliyetçiliğin gelişimine temel oluşturma bakımından ayrı bir kurgu sürecini başlatır. Ancak bütün bunlara rağmen ulus yaratmayı beceremez. Farklı etnik ve dini oluşumları birleştiren ortak bir kimliği yaratamaz. Bu kimlik krizinin devam etmesi ve vatandaşlık bilincini geliştirememesi[16] de Türk Milliyetçiliğinin saldırganlığının temelini oluşturur.

 

[1] Türk milliyetçiliğinde vatan olarak coğrafi bölgenin yerine devletin ifade edilmesi sorunun temel kaynağıdır

[2] Pierson, Christopher, Modern Devlet, Çev. Dilek Hattatoğlu, Çivi Yazıları 200, s 102

[3] Gellner Ernest, Milliyetçiliğe Bakmak,

[4] Bu ayrışma tamamen işlevsel olup ayrışmaya pek az karşı çıkılmış hatta iyi gözle bakılmıştır

[5] Altını ben çizdim

[6] Öngider Seyfi, Kuruluş ve Kurucu, Aykırı y. 2003, s 253

[7] Öngider Seyfi, Kuruluş… s 257

[8] Zürcher Eric Jan, Savaş, Devrim, Uluslaşma, Çev. Ergun Aydınoğlu Bilgi Ün. Y. s 254-255

[9] Başar Ahmet Hamdi, Atatürkle Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, Tan M. 1945, s 36

[10] Ertunç Ahmet Cemil, Cumhuriyetin Tarihi,Pınar Y.2004, s 273

[11] Ersanlı Behar Büşra, İktidar ve Tarih, AfaY. 1992 s 169

[12] Öngider Seyfi, Kuruluş…  s 5

[13] Öngider Seyfi, Kuruluş… s 131

[14] İğdemir Uluğ, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, TTK 1973  Akt. Büşra Ersanlı Behar İktidar ve Tarih s 173

[15] Altan Mehmet, Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar, Birey Y.2001, 183-184

[16] Türk milliyetçiliğinde vatan olarak coğrafi bölgenin yerine devletin ifade edilmesi sorunun temel kaynağıdır

Hakkında Sait ÇETİNOĞLU

Bu habere de bakabilirsiniz.

“DİLEK VERELİM”  ya da  “OHAL GÜNLÜĞÜ” *

Serin bir Nisan sabahı. Dün geç saatlere kadar oturduğum halde yine fazla uyuyamayıp erken kalktım. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir