Pazar, Nisan 8, 2018
Destpêk » GIŞTÎ » 1934 ALMANYA REFERANDUMUNDAN TÜRKİYE 2017 REFERANDUMUNA

1934 ALMANYA REFERANDUMUNDAN TÜRKİYE 2017 REFERANDUMUNA

Faşizme ramak kala…

Daha önce boykot düşünen arkadaşlara nedenlerinizi açıklayın diyen kısa bir not yazmıştım Facebooktan. Gerçi bir arkadaş dışında bir değerlendirme yazısı gelmedi. Gelen o not ise daha çok saldırgan bir üslupla yazılmıştı ve içinde bir fikir yoktu. Bu yazıya oldukça fazla sayıda düşünce belirten veya beğenen iletiler geldi. Ancak benim derdim, sol içinde az da olsa hala kafa karışıklığının varlığından hareketle sorunu tartışmaktı. Zira hala sorunun yeterince kavranıldığını düşünmüyordum.

Ben bu yazımda Lenin’den başlayarak Rusya’daki Duma seçimleriyle birlikte sol çocukluk hastalıklarının nasıl ortaya çıktığını ya da hangi koşullarda boykot taktiğinin ileri sürüleceğini veya sürülemeyeceğini vb. tartışmak ve bu anlamda kapsamı daha çok soyut, belki de kapsamından kopuk akademik kalacak teorik tartışmalara girecek bir yöntem izlemeyeceğim. Marksizm kavramıyla Marksizm’i adeta bir doğmalar yığınına çevirenlere söyleyecek bir sözüm olsa bile zaman kaybı diye düşünüyorum. Sanırım bugün sosyalist hareketin yaşadığı en büyük problem, sol oportünizmden ziyade teslimiyetçi bir çizgi izleyen sağ oportünist bir çizgidir. Ne gariptir ki bugün Nisan referandumu bağlamında sağcı çizgiden önce (ki bu bizim esas tartışacağımız -yani sağ oportünizm meselesi- sorun olarak her daim varlığını koruyacaktır), hala sol cenahtaki kafa karışıklığından birisi olan sol oportünizm üzerinde düşünmek zorunda kalıyor olmamız, tarihin bize acı bir gülümsemesi olsa gerek.

xxx

Şuna dikkat çekmek istiyorum; AKP ve Erdoğan şahsında adım adım ilerleyen sivil bir faşist akımın hükümet olmasının kendileri için yetmediğini, devleti ve iktidar organlarının tümünü Anayasal bir darbe ile ele geçirmek istediklerini, Meclisten geçen Anayasa taslağını hile ve desisiyle oylatarak çıkardıklarını, bunun meşruiyetini sağlamak için referanduma başvuracaklarını çok önceden biliyorduk. Tek adama dayanan ve devleti kontrol etmeyi amaçlayan sivil faşizmin (ki Türkiye’nin darbeler tarihinin adı militarizmle eşdeğerdir. Burada ilk defa sivil faşist bir darbe ile karşı karşıya olduğumuzu geçerken yazalım), Nisan referandumu ile sonuca varmak istediğini hepimiz biliyoruz. Ülkemizde hem kapitalist ilişki ve bölüşüm süreçlerinin hem de uluslararası sermayenin en küçük bölgelere kadar sirayet ettiği bir ülkede yaşanan faşizmden bahsediyoruz. Faşizm, ciddi bir kriz ortamında ya da yönetemez bir konuma geldiği bir aşamada ve ulus ötesi sermayenin çıkarlarına uyum sağladığı oranda başvurulabilir bir yönetim biçimidir. Kanım o ki, bugün Anadolu sermayesi dışında (bu sermaye bugün faşizmin tümüyle iktidar olmasından yanadır), Avrupa ve ABD kökenli sermaye istemedikleri için değil, bugün çıkarlarına uyumlu olmadığı için böyle bir faşist iktidardan yana olmadığını düşünebiliriz. Yine de şu soru önemlidir; ulus ötesi sermayeye ve emperyalist devletlere rağmen faşizm ülkede iktidar olabilir mi? Evet olabilir. Tarihte böyle örnekler çok. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde. Ama ne kadar yaşayabilir, işte o tartışma konusudur. O halde bunun engellenmesinin tek bir yolu kalıyor; halkların ve işçi sınıfının direnişidir bu yol. Uluslararası sermaye böyle bir faşist iktidardan yana her zaman olmayabilir demiştim. Çıkarları gereği tarafsız kalabilir, hatta boyun da eğebilir. Bugünlerde Avrupa’nın ve ABD halklarının, hatta liberal sermaye kanadının başı gelişen faşist akımlarla oldukça dertte. Trump’un Başkan oluşu ve Fransa, Almanya, Hollanda ve diğerler ülkeler ciddi bir faşist yükselişin varlığı bu sermaye çevrelerini rahatsız ediyor. Küresel paylaşım ve bölüşüm süreçlerinde kapitalizm sermayenin özgür akışını ister her zaman. Demem o ki, Erdoğan’ın yükselişine karşı olsalar bile, çıkarları gereği hayırhay tavır geliştirebilir, hatta bir süre sonra antlaşmaya bile gidebilirler. O zaman geriye tek güç kalıyor; emekçi halkların ve işçi sınıfının direnişi. Gerçi bu yazının konusu faşizm üzerine genel analizler olmadığı için burada durup esas konuya geçelim.

xxx

Ben bu yazıda ciddi ve yakın tehlike olan faşizmin, referandumla hayır diyerek bir direniş cephesinin açılmasını önemsiyorum. Her şeye rağmen bu ‘’hayır’’ cephesinin Erdoğan iktidarını engelleyemezse bile, faşizmin göbeğinde büyük bir yara açacağını, iktidar yapısında iç dalaşmaların artacağını, hem hükümet hem parti hem de destekçileri arasında bölünmeler olmasa bile iç çatışmalara yol açacağını, dahası emekçi halk güçlerine büyük bir moral güç kazandıracağını, ülkede büyük oranda birikmiş olan demokrasi ve özgürlük taleplerini, hatta yaşam tarzını, az da kalsa demokratik hakları yeniden savunmak için yeni bir atılıma sahne olacağını düşünüyorum. Eğer bu referandum da evet çıkarsa, bütün kazanımların yok olacağı gibi, ciddi bir moral değerlerden kopuşla korkunun egemen olacağı bir döneme evrileceğini ve böylece uzun yıllar ülke karanlığa gömüleceğini varsayabiliriz.

Buradan hareketle, adeta tıpa tıp birbirine benzeyen Almanya Nazi hareketinin nasıl iktidar olarak bütün ülkede egemen olduğunu ve milyonlarca insanın yok olmasına neden olduğunu anlatacak bir analojiyle yolculuk etmek istiyorum. Belki o zaman işin ciddiyeti anlaşılabilir.

xxx

1929 Dünya Bunalımı öncesinde Almanya’da ciddi bir politik ve ekonomik kriz egemendi. Özellikle Nazilerin güçlenmesi, Fransa’nın 1923’te Ruhr bölgesini işgal etmesi, cumhuriyetçi hükümetin teslimiyetçi tavrı, Versay antlaşmasının imzalanması, Nazilerin sözde kurtuluş reçetesi ve milliyetçi sloganlarıyla ilk güçlenme adımları böylece başlamış olacaktı. Versay antlaşma için Hitler, hükümetten çok, sanki Yahudiler ve komünistler imzalamış gibi onları sorumlu tutuyordu. Bu ırkçı sloganlar aç, sefil ve umutsuz halkta belli bir karşılık da buluyordu. Bavyera’daki ilk başarısız darbe (buna birahane darbesi denilir) hüsranla karşılaşmıştı. Ancak 1929 krizi ile birlikte Weimar Cumhuriyeti iç bunalıma sürüklenecektir. Üretim adeta durmuş, enflasyon artmış, ticaret sönümlenmiş, dahası işçi sınıfı ve halk kitleleri işinden olmuş, yaşam onlar için çekilmez hale gelmişti. Bu dönemde 2 milyon işsiz bir yıl sonra 4 milyona yükselmişti. Sermayeye kredi veren büyük bankalar iflas etmişti. Bu dönemde orta tabaka yüzünü Nazi partisine (NSDAP), işçiler de Komünist partisine (KPD) dönmüştü. 1928 yılında Naziler %2.6 oy alırken KP %16 alıyordu. 1930’lara geldiğimizde bu rakamlar ilkinde %18.3, ikincisinde ise %13 e geriliyordu. Temmuz 1932 seçimlerinde Nazi partisi %37.2 iken KP %14.2 olarak yansır. 1932 Kasım seçimlerinde ise sırasıyla %33, KPD ise %16.8 e çıkacaktır. Son seçim olan 1933 seçimlerinde ise Naziler %43.9, KPD ise %.3’ e geriliyordu. Evet, rakamlar kafamızı şişirebilir. Ama süreci anlamak için bunlar önemli.

Devam edelim; bu dönemde sermaye ikiye bölünmüştü. Stinnes, Kirdor, Tysenn, Rheinmetall ve Krupp gibi ağır sanayi sektörü ile AEG olarak adlandırılan (Fertingsendüstri), yani mamul madde sanayicileri arasında çekişme, hatta çatışma büyümüştü. Ağır sanayiciler grubu savaştan sonra üretimlerinin düşmesi, hammadde bölgelerinin Fransızların eline geçmesi, işçilerin sözleşme, grev ve diğer haklar gibi kazanımları yok edecek bir baskıcı iktidarı gerekli görüyorlardı. AEG grubu ise daha çok istikrardan yanaydılar. Sınıfsal yapıları gereği işçi sınıfıyla uzlaşmayı önemseyen bir yaklaşıma sahiptiler. Hükümet ise daha çok bu grubu, yani AEG sanayicilerini destekliyordu. Ağır sanayiciler ise yeni ve baskıcı bir hükümet talebini Hitler’in partisinde buldular ve kesenin ağzını sonuna kadar açtılar. Böylece NSDP 1928’de 12 olan vekil sayısını 1930’da 107’ye çıkarmıştı. 1931’de devletin başında olan Hindenburg Hitler’e Brüning hükümetine katılmasını istedi. Hitler bunu kabul etmedi. Bu dönemde Hitler Başkanlık seçimlerine aday oldu ve kaybetti. Ama 1.400.000 bin oy aldı.

Hitler adım adım ilerliyordu. Kendine verilenle yetinmiyordu. Yeni şansölye olan Von Papen, meclisi fesh ediyor, SS ve SA (ilki Güvenlik Birliği, ikincisi de Hücum Birliğidir) çalışmalarına izin veriyordu. Böylece Alman devleti Hitler ile anlaşmıştı. 1930 seçimlerinde 230 koltuk alınca taleplerinde daha ileri adımlar atmaya başladı ve iktidarın kendisine verilmesini istedi. Şansölye dayanamadı bu baskıya ve meclisi yeniden fesh etti. 1932 Kasımında (kimine göre Aralık ayında) yeniden seçimlere gitti. Bu sefer Naziler 196 koltuk alabildi. 1933 seçimlerinde ise %44 gibi oy alınca Hindenburg Hitleri şansölye ilan etti.

Bizim için benzer bir anekdot şuydu; Hitler şansölye (yani başbakan) oldu ama hala Weimar Cumhuriyetinin Anayasası geçerliydi. Yani bugünkü TC Anayasası ve o anayasaya uymayan Erdoğan örneğinin tıpa tıp bir benzeri gibiydi. Hitler bu Weimar Anayasasına uymak niyetinde değildi. İlla ki anayasa da değişmeliydi. Şimdi Hitler bu yolda ilerleyecektir. Sonuçta Almanya parlamenter rejime ait bir sistemdi.

Hitler şöyle diyordu;

‘’ Biz parlamenter bir parti değiliz… bu Anayasal yetkiyi ele geçirdiğimiz zaman …devleti doğru olduğunu düşündüğümüz kalıbın içine sokmalıyız.’’

Burada Hitler parlamenter sistemi yıkmak istediğini, tek adam diktatörlüğü olan Başkanlığı istediğini, yani sadece Şansölye (bizdeki karşılığı Başbakanlıktır) olmayı değil aynı zamanda Reichsführer (yani devlet başkanı) olması gerektiğini söylemek istiyordu. Ve adım adım devam ediyordu yolunda Führer.

Burada Erdoğan’ın Anayasa referandumundaki amacıyla Hitlerin amacını bir düşünelim isterseniz…

Bu süreç şöyle tamamlandı; Reichstag yangını bahanesiyle (ki bu yangını komünistlerin üzerine attılar) Hindenburg, bütün sivil özgürlükleri ve demokratik kazanımları askıya aldı. Hitler hala böyle bir Anayasayı reddediyordu. Yani Erdoğan gibi o da Anayasayı çiğniyordu. Nitekim 1933’te Mecliste çoğunluğu elde edememesine rağmen, dördüncü ve gerici parti olan Merkez Partisiyle (bugünkü MHP’nin rolü gibi) çoğunluğu elde ederek Anayasayı değiştirmeye çalıştı.

Bu süreç şöyle oldu; 28 Şubat kararnamesine dayanarak 83 komünist parlamenterin vekillikleri düşürüldü. Burada HDP vekillerin fiili olarak işlevsiz kılınması ve tutuklanması benzer bir paralel örnektir. Ardından yapılan oylamada 441’e karşın 94 oyla sağlanan bir çoğunlukla Hitler, Reichtag’ın onayı olmadan dört yıllığına yetkiyi elde etti. Böylece Weimar Anayasasında öngörülen ‘’Reich kanunları Reichtag tarafından çıkarılmalıdır’’ diyen 68 maddesinin artık geçersiz olduğuna karar verdiler. Bu arada ‘’Yeni partilerin kuruluşunu engelleyen yasa’’ çıkartılarak tüm muhalefet partileri ortadan kaldırıldı. KDP kapatıldı. Yasamanın yürütme üzerindeki tüm kontrol ve denetimi devre dışı bırakıldı. Almanya’da tüm kurumlar üzerinde Nazi kontrolü böylece sağlanmış oldu.

Ne kadar bize benziyor değil mi?

Sonuca giderken bir hususu daha belirteyim; Naziler tek bir bütün değillerdi. Hitlerin bir sonraki adımı SA’lara (hücum birlikleri) yönelmek oldu. Nazi partisinin kurucularından olan ve bunların kendisine muhalif olabileceği tahminini yapan Hitler, SA ve onun başında yer alan Röhm ve Strasser gibi isimleri bertaraf etti. Bu ikili, yani SA komutanları, Orduyu ele geçirmek için ikinci bir darbeden yanaydılar. Çünkü ordu henüz tümden teslim alınamamıştı. Hitler bunu hem istemiyordu hem de korkuyordu. ‘Kahverengi bir devrimin’’ kendi konumunu sarsacağını belki de mahvedeceğine inanıyordu. Wehrmacht (Ordu) komutanları ile bir antlaşma yapan Hitler, ‘’Uzun Bıçaklar Gecesi’’ diye anılan 30 Haziran 1934 gecesinde Röhmü, Gregor Strasseyi ve Schleichheri, Von Kahr ile Von Papenin sekreterini ve diğer SA komutanlarını ortadan kaldırdı.

Hitler için son bir darbe kalmıştı. 1934’de Hindenburg öldü. Belki de Hitler tarafından öldürüldü. Bunu bilmiyoruz. Hitler Ağustos 1934’de yeni bir referandum kararı aldı. (Biz de aynı biçimde Nisan 2017’de yapacağız bu referandumu.) Bu seçimde %88 bir oyla hem Reichsführer unvanıyla devlet başkanlığını hem de şansölye unvanıyla başbakanlığı kendinde toplamış oldu. Benzerlikleri yeniden hatırlatalım.

Sonrası çok acı. Bütün dünya insanlığının yüreğinde kapanmayan bir vahşeti, yıkımları ve katliamları yaşadı. Dünyanın en büyük sanayi ülkesinde faşist bir diktatörlük, üstelik seçimler yoluyla adım adım inşa edilmiş oldu. İşte seçimlerle ve ayak oyunlarıyla gelen faşizmin adı Nazi faşizmiydi.

Kuşkusuz burada sosyal demokratların ihanetini ve Sovyet Komünist Partisinden sonra gelen ve dünyanın en büyük ikinci partisi olan Almanya Komünist Partisinin (KPD) hatalı tutumunun başında gelen sol çocukluk ya da sol sekter hatalarını da başka bir yazıya bırakalım. Özellikle de ‘’sosyal faşizm’’ tezlerini…

Sevgili dostlarım hala boykot diyorsanız, KPD’nin SPD ile ittifak yapmayan ve onlara o koşullarda ‘’sosyal faşist’’ diyerek birleşik bir direniş cephesinin kurulamamasının nelere yol açtığını acı acı tebessüm ederek hatırlatmak isterim. Başında Ernst Thalmanın olduğu nice değerli komünist toplama kamplarında ya kurşuna dizildi ya da yakılarak ortadan kaldırıldı. Bir de Sosyal Demokratların ihanetini unutmayacağız. Tarihte yaşananlar biz yaşayanların üzerinde ağır bir yük bıraktı. Anlayanlar bu dersleri yeniden okumalıdırlar. Elbette sözüm iş yapmak isteyenleredir… 30 Ocak 2017

Not; bu yazı Facebookta yayınlanan bir yazıdır.

 

Hakkında Hasan OĞUZ

Hasan OĞUZ

Bu habere de bakabilirsiniz.

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

Devrimler toplumların altüst olduğu momentlerdir. “En alttakiler”i, en devinimsizleri üste, en “arkadakiler”i öne çıkartır. Hiç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir