Cumartesi, Nisan 7, 2018
Destpêk » GIŞTÎ » 1977 1 MAYIS’INDAN 2007 1 MAYIS’INA

1977 1 MAYIS’INDAN 2007 1 MAYIS’INA

Günün anlam ve önemine bianen, yazarımız Hasan Oğuz’un bundan 10 yıl önce yazdığı ve sendika38.org sitesinde yayınlanan yazısını sayfalarımıza taşımak istedik. İlgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.

Hasan Oğuz / Tüm yazılar için buraya tıklayın

İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü yaklaşıyor. Yeni bir 1 Mayıs’a hazırlanıyoruz. Zorunlu olarak her 1 Mayıs, aynı zamanda işçi sınıfı mücadelesinin ileriye taşınmasında yeniden düşünme ve pratiği gözden geçirme dönemidir. Bu yazı elbette rutin bir kutlama yazısı olmayacaktır. Bunun için doğrusu genç kuşaklar tarafından pek bilinmeyen 1977 1 Mayıs’ını yazmak gerektiğine inanıyorum. Bugünü anlamak için düne bakmak gerektiği açıkça gerekli ve zorunludur çünkü. Ayrıca bunun şöyle bir önemi olduğunu da düşünüyorum; 77 1 Mayıs’ı, işçi sınıfı mücadelesinde hem bir dönüm noktasına işaret eder hem de bir kırılma miladına tekabül eder. Emperyalizm ve Türk faşizmi, özellikle 1977 1 Mayıs’ını neden hedef seçmiştir? Bu soruya verilecek doğru bir cevap, saldırının niteliğini ve amaçlarını da açığa çıkaracaktır. Bu anlamda işçi sınıfı mücadelesinin geçmişle bugün ve gelecek açısından ilişkisel bağını ve tarihsel niteliğini açıklamak önem taşıyor. 77 1 Mayıs’ı, geçmişin acı deneylerinden bugün ve gelecek için ileri bir adımın atılmasına önemli mesajlar taşıyan bir kilometre taşı gibidir. Kendi açımdan o süreci yaşamış bir devrimci olarak bu döneme ilişkin gözlemlerimi ve yorumlarımı ilk defa burada anlatma imkanı da bulacağım.

Bir işçi olarak 1 Mayıs her işçi ve emekçi gibi benim için de büyük bir anlamı ifade eder. Bunun nedeni sanırım açıktır. Yeniden hatırlamakta fayda vardır. Karl Marx, bilindiği gibi, kapitalist üretim biçiminde işçininin çalışma sürecinde gösterdiği emek faaliyetini, işçi için yıkıcı, bıktırıcı ve yok edici, insanı insanlıktan çıkaran ve aynı zamanda insanı alıklaştıran etkinlikler toplamı olarak değerlendirmişti.Kapitalizmde işçi olmak özgürlükten ve insanca yaşamaktan mahrum olmak demektir. İşçi olmak cendere içine alınmış açık bir cezaevi demektir. Elleri kolları bağlı modern köleler demektir. Onun için işçi adeta bir makine parçasının dişilisi gibidir. İşçi, bu çalışma koşullarında sosyal ve kültürel bir varlık olmaktan çıkar. Canlı olan ama cansız bir varlık gibi kendini duyumsayan makinenin bir parçasıdır adeta. Ama bütün mesele kapitalizmde insanı insan olmaktan çıkaran ve yaşamı çekilmez kılan bu ‘işçilik’ koşullarından kurtulmak değil midir? İşçi sınıfının kavgasının özü de budur. Marx, bize bunun nedenlerini ve bundan nasıl kurtulmak gerektiğini anlatmıştı. Bir insan olarak işçinin özgür ve mutlu bir hayat kurmasını öngörmüştü. İşçi sınıfının mücadelesinin özünde bu tarz işçiliğe son vermek mücadelesi olduğunu hatırlatmıştı. Hem artı değer sömürüsüne hem de mülkiyet ve egemenlik biçimine son vermeden işçi ne kendini ne de kendisiyle birlikte insanlığı kurtarabilecekti. Bu anlamda işçi sınıfının sosyalist mücadelesi özünde büyük bir insanlık davası olarak tarihe geçmiştir.

Burada sorunun daha iyi anlaşılabilmesi için kendimden vereceğim örnekle hareket edeceğim. Bu biraz da o günün kuşaklarının ortak bir algılama düzeyi olduğu için bu böyledir. Marx’ın bu öngörüsünü yetmişli yıllarda okumuştum. Bu okuma sadece ezberlenen metinler düzeyinde bir anlama sahipti. Ancak bunun, o zaman benim bilincimde sadece kuru bir “teori”den daha fazla bir anlamı yoktu. Oysa o zaman da çalışan bir insandım. Ama Türkiye’de çalışıyordum. Türkiyede çalışmak kapitalist anavatanlardaki çalışma ortamına pek benzemiyordu. Avrupada iş disiplini askeri kışladaki disiplinden daha katı ve acımasızdır. 12 Eylül zulmü beni daha sonra zorunlu bir sürgüne tabi tuttu. Ve Almanya da çalışmaya başladım. Gerek kendi çalışma yaşamımda gerekse diğer çalışan işçilerin deneyiminde temel bir farklılık gördüm. Almanya da bir işçinin çalışma yaşamı, işi ile evi arasında sıkışmıştı. Monoton bir makina gibiydik adeta. Gerçek anlamda robot bir araçtan farkımız yoktu. Sosyal ve kültürel yaşam öldürülmüştü. Boğucu bir çalışma ortamına ek olarak, Almanyada basık, güneş yüzü görmeyen karanlık bir ortamda çalışıyordu işçiler. Çalışma her insan için bıktırıcı ve insan özüne aykırı bir işe, işleve dönüşmüştü. Bu durum aynı şekilde psikolojik bir baskı aracına da dönüşmesi demekti. Her işçi yeni yasayla 67 yaşına kadar (daha önce bu sınır 65 idi) çalışmak zorundaydı. Özellikle göçmen işçilikte bu daha da yıkıcı bir rol oynuyordu. Anavatan işçisi de aynı şeyleri yaşıyordu, ama o yine de kendi kültürel varoluşu içinde kendine bir hayat seçmişti. Daha sonra hem Alman hem de göçmen olan ve bugün yaşları yetmişleri bulan bu kuşak işçilerle yakın ilişkim oldu. Bir et parçası gibi bir kenara atılmışlardı. Göçmen işçinin durumu daha da kötüydü. Göçmen işçi ne anavatan işçisi olabiliyordu ne de geldiği ülkenin işçisi olabiliyordu. O adeta kültürel bir yıkım içindeydi. Bant sisteminde elleri ve ayakları saatlerce aynı işlemi 8 saat boyunca yapmak zorundaydı. Bu işlem senenin onbir ayı aynı düzeyde devam ediyordu. Hatta konuştuğum işçilerin bir kısmı aynı hareketleri evde dahi farkına varmadan yaptıklarını anlatmışlardı. Ellerini veya ayaklarını göstermişlerdi; biri diğerinden farklılaşan bir organ gibiydiler adeta. Tuvalete gitmesi veya çay arası molalarda bile dakikalarla ölçülen ağır bir baskı ve sömürü altında var oluyordu. Hem sağlıklarını yitirmişlerdi hem de ruhsal ve moral değerlerini… Zamanla kendim bile istesem de bu süreçten kurtulamaz hale gelmiştim. Her gün kendimle çatışma halindeydim artık. Terk edip gitme özgürlüğümüz de yoktu. Kapitalizm bizi dört duvar arasına sıkıştırmıştı. Özgürleşmiyorduk. Daha farklı bir iş alanında çalışıyor olsam dahi bunu hala aynı düzeyde yaşadığımı belirteyim. Kısacası üretim ve hizmet işinde çalışan her insan, bu çalışma koşullarında insan olmaktan çıkmış, yalnızlaşmış ve insanı insan eden özelliklerden kopartılmış ve adeta modern kölelere dönüştürülmüştü.

Bu ortamda Marx’ı yeniden okudum. Ancak bu okuma oldukça değişik gelmişti benim için. Marx beni ve benim gibi olanları anlatıyordu. Yalnız anlatmakla kalmıyor, bu cendereden nasıl çıkacağımızın yol haritasını da gösteriyordu. O zaman Marx’ın kapitalizmden kurtulmanın ve özgürleşmenin büyük anlamını ilk defa kendi hücrelerimde duyumsar oldum, bilince çıkardım. İmanım elbette tazelenmedi ama, benim varoluşumla Marx’ın tezleri arasında tam bir özsel buluşma sağlandı. Marksizmin en büyük söylemi işçiyi bu kölelik ortamından kurtarmaktır. Bunun özünü ve ne anlama geldiğini ilk defa işçi yaşamımda anladım. Bu koşullamalar içinde olmadan Marx’ı okumak sadece, ama sadece varlık ile birleşemeyen soyut bilinç üzerinde bir etki yaratıyordu. Bilinç üretimi kendi varoluşundan bağımzılaştıkça kendine karşı etkinliklere dönüşür her zaman. Doğal olarak bilinç, soyut, ezberlenen ve yaşamda anlamı bir anlamsızlık olan bir sürece bırakır. Adeta modaya uygun giyilen elbiseye benziyordu bu. Moda işçi tulumunu çıkarmaksa bireyde o tulumu çıkarıyordu. Moda üniforma giymekse bunlar şimdi yaldızlı üniforma giyiyorlardı. Son zamanlarda bazı “sol” avanakların generallerin üniformalarına olan düşkünlükleri gibi. Gelip geçici bir heves gibi algılanıyordu. Oysa kapitalizm koşullarında çalışmak demek, insanın insanlıktan çıkması demekti. Bunu hücrelerimde yaşayarak anlamlaştırmıştım. Doğal olarak 1 Mayıs’ın işçi sınıfı ve emekçi halkların kurtuluşuna ilişkin bir mücadele ve dayanışma günü olmasının özünü şimdi çok daha iyi anlıyorduk. Çünkü özgürleşme
de bu kavganın önderleri hayatları pahasına gelecek olan biz kuşaklara bir mesaj vermişlerdi. Bu cendereden kurtulmak için kavga edin ve kavganın araçlarını yaratın diyorlardı. Bunun içinde dayanışın ve birleşin mesajını veriyorlardı. Bu nedenle 1 Mayıs, beni anlamayan çevrem dahil herkesle adeta bir çatışma alanı haline gelmişti. Buradaki anlam 1 Mayıs’ın “teorik önemi” değildir. Tersine yaşamsal önemidir. Çünkü ben insan olmak istiyordum. Eğlenmek, okumak, balık tutmak, yürümek ve gezmek istiyordum. Oysa kapitalizm bunu bizim elimizden almıştı. O nedenle kapitalizme, onun bütün varoluş biçimlerine karşı sınıf kavgasının zorunlu olmasının yolunu şimdi daha iyi anlıyordum. Buna inanmıştım. İşçinin sınıf kini de buradan çıkıyordu ortaya. Elimizdeki silahımız çok güçlüydü. Bunun teorisini ve pratiğini marksizm vermişti bize. Bunun için sosyalizm mücadelesi sadece kapitalizmden kurtulmak hareketi değildir, aynı zamanda bütün insanlığın özgürleşme hareketinin de özüydü. 1 Mayıs bu nedenle benim için de özgürleşmemin ilk yürüyüş biçimlerinden birisiydi.

Bu nedenle 1 Mayıs hayatımın en büyük değerlerinden birisi oldu her zaman. 2007 1 Mayıs’ında bunu yeniden anlamak, hayatımızın olumlu anlamda dönüşümünde oynadığı rolü kavramak ve bu nedenle bilinçle kavgaya atılmak bu nedenlerden dolayı gerekliydi. Bu yazıyı yazarken ilk gerekçem kısaca bunlar olmuştur.

İkinci gerekçem, gelecekte daha ileri atılımları sağlayacaksak geçmiş deneylerden olumlu dersler çıkarmanın zorunlu olmasıydı. 77 deneyimi bu anlamda önemliydi. Bu deneyimi kısaca anlatmak gerektiğine inanıyorum; 1977 yılında genç, ama sorumlu bir bireydim. Şimdi tarih olduğu için anlatmamda sanırım bir sakınca olmaz. Partinin İstanbul Avrupa yaka komitesi üyesiydim. Bu birçok şehir komitesinden daha önemli bir görevdi. Oysa 21 yaşında bir devrimciydim. Parti karar almıştı. HY, HB ve HK olarak biz, yani üçlü grup 1 Mayıs’a katılacağız. Ancak DİSK’i, özellikle Maden-İş’i elinde tutan Sovyet TKP’si devrimcileri alana sokmak istemiyordu. Biz de girme kararlığındaydık. Onbinlerce insan olarak Saraçhane’den yürüyüşü başlattık. Ancak ortam çok gergindi. TKP ve DİSK başta olmak üzere Sovyetçi tüm kanat “Maocu bozkurtlar” ifadesi ile Taksime saldıracaklar propagandasını yapıyordu. Biz de bunlara karşı “sosyal faşist” söylemini tutturmuştuk. Bu propagandaya burjuva medya da tümüyle çanak tutmuştu. Ortam buram buram provakasyon kokuyordu. Bu koşullarda Taksim 1 Mayıs alanına katılmak açıkça provakasyona davet çıkarmaktı. Ancak genç devrimciler olarak bunu görmek mümkün olmuyordu. Yönetim merkezi de bunu görmüyor, belki de görmek istemiyordu.Biz yürüme kararındayız ve yürüyoruz. Tarlabaşının Taksim çıkışına geldiğimizde hem Taksim meydanında (Sular İdaresi olarak bilinen yerden) hem de Tarlabaşı civarında kitleye ateş edildi. Daha sonra öğreniyoruz ki saldırı aynı şekilde İntercontinantal Otelinin üst katlarından da yapılmıştı. Yüzbinlerce insan büyük bir anafora girdi. O arada Tarlabaşından Taksime doğru panzerler üzerimize doğru harekete geçti. Adeta silahın patlatılması, panzer ekibine ‘harekete geç’ emri gibiydi. Gibiydi fazla. Sanıyorum bu bir işaret anlamına geliyordu. Silahın patlatılmasıyla panzerlerin aynı anda harekete geçmesi bunun ciddi ve planlı bir organize hareket olduğunu gösterir. Ben kıl payı bir arkadaşın itmesi ile ezilmekten kutuldum. Sonra kitleyi Dolapdere istimakitine yönlendirirerek dağıldık. Orada and içerek dağılma kararı aldık.

Sonraki süreç şöyle gelişti; TKP, kamuoyuna ateşi bizim, yani “maocu bozkurtlar” olarak belirledikleri üçlü grubun açtığını ilan etti. Üstelik ellerinde hiçbir kanıt olmadan deklere etmişlerdi bunu. Burjuva medyada “mal bulmuş mağrip” misali hedefe bizi koymuştu. Sonuçta katliam neredeyse bizim üzerimize kalmıştı. Ancak bir kaç gün sonra çok önemli bir şey oldu. Şimdi kimin getirdiğini, nereden ve nasıl geldiğini hatırlayamadığım bir film geldi elimize. Bu filmi derhal yayınlamak gerekiyordu. Üçlü grup olarak eski Tarlabaşı Gazinosunda filmi yayınladık. Film, ateşin sular idaresi olarak bilinen duvarın üstkatından üç kişi tarafından büyük silahlarla kitleyi taradığını gösteriyordu. Canlı bir gösterimdi bu. Böylece bu saldırının kontr gerillanın bir girişimi olduğunu ve bunu devletin yaptığı anlaşıldı. İnsanlar buna ikna oldu.

Şimdi düşünüyorum ve belirtiyorum; kontrgerillanın arayıp ta bulamadığı bu provakasyon ortamına devrimciler olarak bizler nasıl düşmüştük? Bugünden bakınca en iyimser tablo olarak söyleyecek olursak; bu derece bir öngörüsüzlük olsa olsa grup çıkarlarından gözleri kör olmuş, ama asla sınıfın çıkarları ile özdeş olmayan bir küçük burjuva öngörüsü olabilirdi. Bu ne stratejik açıdan ne de taktik açıdan doğruydu. Askeri bir savaşta olsa bu kararı alan komutanı asarlardı doğal olarak. Ama ya bizde… Nitekim bu kararı alan önderliğin ağırlıklı kesimi (en azından bizim parti açısından söyleyelim) daha sonra 12 Eylül darbesi ile birlikte safları terk edecek, hatta bir kısmı burjuvazinin saflarında bizlere karşı dövüşecekti.

Bu anektodu şunun için belirttim; 1 Mayıs, hiçbir sınıfın değil, ama gerçek anlamda işçi sınıfının ve emekçilerin bir mücadele ve direniş bayramıdır. Bir zamanlar bunun lafını çok edenlerin önemli bir kısmı, şimdi bu işçilere ve devrimcilere karşı dövüşüyorlar. Tarih kanımca garip bir döngüler zinciridir. Okuyan ve yaşayanlar için derin bir dersler toplamıdır da. Şimdi isim isim saymaya kalksam yer bulamayız burada.

Bir başka nokta da şudur; yukarda belirtmiştim. 1977 1 Mayıs’ı hem bir dönüm noktasıdır hem de bir kırılma noktası… Dönüm noktasıdır; çünkü ilk defa Türkiye İşçi Sınıfı, hem sınıf bilincinde hem de sınıf kavgasında bir evrimi, bir düzeyi yakalamıştı. Bütün etnik ve dinsel gruplardan sınıf dışı değişik katmanlara kadar, dışlanan ve baskı gören her topluluk akın akın işçi sınıfının sınıf mücadelesi çevresinde toplanıyor, onun kültürel, politik ve düşünsel etkisi altına giriyordu. Egemen ruh işçi sınıfının sosyalist mücadelesinin ortak ruhunu ifade ediyordu. Bütün bölünmüşlük koşullarına rağmen ilerleyen bu ruhun kendisiydi. Biz ilerliyorduk, egemen sınıflar geriliyordu. İkili iktidar deneyleri her alanda yaşanmaya başlanmıştı. Sanırım ilk defa bu gidişe uluslararası sermaye, emperyalizm ve Türk gericiliği ortaklaşa dur deme kararı aldı. Ve kapsamlı ve görülmemiş bir saldırıyı gerçekleştirdi. Bunun miladı 1977 1 Mayıs katliamıdır. Kırılma ve gerileme de bu noktadan sonra başladı. Bir daha belimizi doğrultamadık. Artık sanayici ve faşist bir işveren olan Halit Narin “işçiler çok güldü, şimdi gülme sırası bizdeydi!”diyebiliyordu. Ama onlar şimdi biliyorlar ki, gülme sırası işçilere, emekçilere, Dünya ve Türkiye komünistlerine geçecek. Fazla zamanları kalmadı. Şimdi çözemedikleri krizin ortaya çıkardığı dipten gelen dalganın anaforunda silah zoru ile oturuyorlar tahtlarında. Egemenlikleri çatırdıyor. Gören her göz bunu rahatlıkla görebiliyor artık. 1 Mayıs’ın önümüze koyduğu görev de burada ortaya çıkıyor. Eğer işçi sınıfı ve emekçiler kendi öz devrimci partilerine kavuşur ve birlik sağlanırsa bu hedef daha da kısalacaktır. Bütün mesele bunu başarmaktır. Görev de budur.

Kuşkusuz kırılma dediğim bu süreç bir cümleyle geçiştirilemeyecek kadar derindir. Şimdilik bu sınırda tutalım.

2007 1 Mayıs’ını kutlayacağız. 1977 yılından 2007’e yılına kadar geçen
30 yıllık süreçten çıkarılacak sonuçlar sanırım oldukça öğreticidir; işçiler ve emekçiler için dünya daha da kötüye gitti. İşsizlik, ağır baskı ve sömürü daha da arttı. Ücretler düştü, sosyal haklar gasp edildi. Savaşlarda çocuklar ve kadınlar vahşice katledildi. Doğa tahrip edildi. Dünya yaşanmaz hale geldi. Kısaca bu gerçekler bizlere yeniden 1 Mayıs gerçeğini, onun anlamını ve önemini anlatmış olması gerekir.

Türkiye’de 1 Mayıs, bu gerçekler ışığında anlamlaştırılacaksa, bütün devrimci ve ilerici yapılar bu doğrultuda birlik ve dayanışmalarını ortaklaştırmaları gerekmektedir. Daha da büyümüş ve genişlemiş olan işçi sınıfını örgütlemeleri gerekiyor. Başka bir çıkış yolu da gözükmüyor.

1977 1 Mayıs’ının devrimci ruhunda daha da ileri…

Hasan OĞUZ
[email protected]
10 Nisan 2007

sendika38.org

Hakkında Hasan OĞUZ

Hasan OĞUZ

Bu habere de bakabilirsiniz.

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

Devrimler toplumların altüst olduğu momentlerdir. “En alttakiler”i, en devinimsizleri üste, en “arkadakiler”i öne çıkartır. Hiç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir