Pazar, Nisan 8, 2018
Destpêk » KÖPRÜDEN SONRAKİ SON ÇIKIŞ/HASAN OĞUZ

KÖPRÜDEN SONRAKİ SON ÇIKIŞ/HASAN OĞUZ

Abartma değilse eğer sanıyorum köprüden sonraki son çıkıştayız. Bunun anlamı kritik bir dönemde olduğumuza işaret etmektedir. Uzun yıllar teoride doğru olan şu özdeyişi çok sık kullandığımızı hatırlatmak isterim; sistem ciddi bir ekonomik ve politik kriz içindedir ve bu durum zorunlu olarak yeni başkaldırıları tetikleyecektir! Bu ve benzer analizleri onlarca yıldan bu yana yapıyoruz. Kuşkusuz bu analiz hem genelleme anlamında bir gerçekliğe dayanıyordu hem de kimi zaman oldukça zorlamaya dayanan bir subjektivizme kapıyı açıyordu…bu kavramları çoğu zaman yerli ve yersiz kullandığımız bir gerçekti. Oysa Lenin’in belirttiği ‘somut şartların somut tahlili’ sadece lafız edebiyatı olarak dönüyordu bize. Bu zamana kadar belki ben dahil, bu ülkenin tümüne yakın komünistleri, çoğu zaman bu ve benzer değerlendirmeler yapmaktan çekinmedik. Kuşkusuz genel anlamda teorinin temel doğrularının olası sonuçlarını aktarmak ne kadar gerçekliği ifade ederse etsin, somuta dair öznel koşulların iyi okunamaması sonucunda durum adeta garabet olarak geri dönüyordu. Aslında bu topraklara özgü olarak teorinin okunmasında hem yanılgılara hem de abartmalara dayanan subjektiv sonuçlar maalesef bir kadermiş gibi kaçınılmaz bir gerçeğe dönüşmüştü. Kimse kızmasın ama, bu bir tür Türk solculuğuydu ve bunun ana nirengi noktası ezberci bir mantalatiye dayanıyor olmasıydı. Somuta dair örnekler verilse bile, genellikle bu örneklemeler, hem işçi sınıfının hem de diğer toplumsal kitlenin, politik, kültürel ve sosyal ruhi şekillenişini anlamamakta direnen, dolayısıyla sosyalist yapıların sınıfla bağlarının olmaması bağlamında sırtında yumurta küfesi olmadan yüksek perdeden yapılan propaganda, bu ve benzer bakımlardan sınıf kavgasından tümüyle kopmuş bir ruh halini gösteriyordu. Bu aslında küçük burjuvazinin kültürel kodlarına dair gerçekleri ifade eder.

Somut gerçekliğe tekabül etmeyen ileri tespitlerin sonucu eylemlerin akıbete uğraması ve yanılgılarımızı ete kemiğe büründürmesi kaçınılmaz bir kader olarak karşımıza çıkmıştı. Sanıyorum bunun en bariz örneğini 2013 yılında Gezi Ayaklanmasında görmüştük. Maalesef solun içler acısı bu durumu tarihimize yazılacak olumsuz bir hatıra, belki de halkın direniş romanlarına konu olarak deneysel bir kültürü ifade edecektir. Oysa emekçi halk kitlesi, sola rağmen ayaklanmıştı ve solun basiretsizliği ve çapsızlığı bir kez daha ortaya çıkmıştı. Elbette böyle bir varoluş biçimi, yani yukarıda belirttiğim olgusallıklar, bizim biraz da ortak tarihsel ve kültürel geleneğimizden gelen abartma kültürüne dayandığı çok açıktı. Yakın devrim hedeflerinin belirlenmesinde, ekonomik ve siyasi krizlerin zorunlu ve otomatik olarak devrimci kalkışmaya yol açacak olmasına ilişkin inanç, işsizliğin ve geçim zorluklarının muhalefeti büyüteceğini ya da örgüt ve kadro iradesine olduğundan fazla bir rol biçilmesi (volanterizm) vb. bu volanterizmin devrimci sürecin önünü açacağını ya da bugün olduğu gibi ulu orta herkesin ne olduğu belli olmayan bir direniş söyleminden hareket etmesi gibi benzer örnekler durumu açıklamaya yetmektedir. Sosyal medyaya bakıyorum, hala eskinin direniş örneklerinden başka aklı başında tek bir analitik yorumu göremiyorum. Sosyalizm bu derece hem politik hem de kültürel olarak çapsız ve geri bir konumda değildi. İdeolojisizliğe eşit olarak kültür ve sanattan bu kopuşun temelinde yatan gerçek, işçi sınıfı ve onun ideolojisinden kopuştan başka bir şey değildi. Yani birçok düzeyde idealize edilmiş tespitler, hayatın gerçekliği karşısında istenilen sonuçları doğurmadığında ya da tuzla buz olduğunda, yeni bir düş kırıklığına uğranılması kaçınılmazdı. Pratikten ve halk inisiyatifinden doğan sonuçları, onun partilere veya sosyalist gruplara bıraktığı derslerin nedenlerini anlayabilmek, gerçek anlamda teorinin ruhunda ve yol göstericiliğinde okuyabilmek önemliyken, hatta bu pratik sonuçların, politik stratejinin doğruluğunda veya yanlışlığındaki nedenlerini sorgulamadan yola devam edemeyeceğimiz halde, ısrarla bir şey yokmuş gibi algılamak bizim kaderimiz gibi yaşandı bu topraklarda. Doğal olarak bu aynı zamanda kültürel bir yıkımdı. Yani sınıfsız bir varoluşun, doğal ve kaçınılmaz sonucuydu da diyebiliriz.

Son günlerde eylemlere katılıyorum. Eylemlerin içerisinden de izlemeye çalışıyorum. Hiç kimse nasıl bir eylemle, nasıl bir stratejiyle, nasıl bir örgütlenmeyle ve nasıl bir taktik eylemle sonuç alınabilir sorularını kendine sormadan, adeta akıntıya kapılıp giden bir sol görmek içimi acıtıyordu çoğu zaman. Mesele eylemlere katılmak değildi ve elbette bu kuşkusuz bir görevdi. Sorun daha ötesinde duruyordu. Bu sorulara hiçbir cevap üretmeden, tek sorgulama yapmadan, işin sırrını, dahası devrimciliğin tek ölçütünü, salt eyleme katılıp katılmamakla tanımlanan bir eşdeğer

mantıkla ele alınması, aynı zamanda solun hem teorisizliğini (yapılan ise kalıplaşmaya dayanan ezberci teori) ama daha önemlisi politik strateji ve taktiklerdeki donukluğu gösteren temel parametrelerdir. Eylemlere katılmak önemlidir kuşkusuz, ancak her eylemin kime yaradığı, amacının ne olduğu, ya da hangi tarz örgütlenme ve eylem stratejisiyle nasıl bir sonuç alınacağı gibi sorular adeta gölge oyunununa benzemekteydi.

Elbette genel olarak sıradan emekçi kitleden bu soruların karşılığını almak gibi bir derdim olmadı hiçbir zaman. Benim değerlendirmem sosyalist sola dair olan bir çerçeveye aittir. Ancak eylem stratejisindeki hedeflerin ve politikadaki amaca dönük planlamaların ne olduğu büyük oranda kaotik durum, içimi acıtan temel bir gösterge oldu her zaman. Kuşkusuz gerçek anlamda devrimci komünist bir partinin olmaması, politik hareketin ise sele kapılan ağaç gibi arkasından sürüklenmesi böyle bir sonuca yol açtığını biliyorum. Sıradan devrimci kitlenin, sonucu ne olursa olsun bu eylemlere katılıyor olması (ki giderek azalan bir sayı ile), halkın kendiliğinden bilincinde olumsal değişim anlamında bir sonuç doğurduğu söylenemez. Kendi kendini tekrar eden ve yıllara dayanan bu gelişme, halk nezdinde bıktırıcı olduğu kadar yorucu da olan bir sonucu doğurduğunu görmek önemlidir. Acil motuyla söylemek gerekirse, halk eylemlerine yol gösteren öncü bir partinin olmaması, bu kırılmaların ve başarısızlıkların asıl nedeni olarak bir tarafa not edilebilir. Demek ki gerçek bir komünist partinin inşasının kaçınılmazlığı ekmek ve su kadar hayatidir. Bugünkü sıkıntının, işçi sınıfının ve emekçi kitlenin, acilen siyasal önderlik sorununu çözümsüz bırakan politik bir uyuşukluğun acı olan sonuçlarından birisidir sadece.

Lafı uzatmaya gerek yok.

Gerçekten bugün 12 Eylül zulmünden sonra ilk defa kaçınılmaz olarak ciddi ve tehlikeli bir süreçle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumun ilk defa abartma olmadığına inanıyorum. Ülke 36 yıl sonra adım adım ve hızla ilerleyen bir faşizmle yüz yüze kalmıştır. Ve bu faşizm tipi, islam dini kullanılarak bütün halkı ötekileştiren bir baskı ve talan ile birlikte ilerliyor. Uzun uzun bunun somut gerekçelerini sayarak zamanınızı almak istemiyorum. Durum ortada ve hepimiz bu ortak düşünce kiplerine sahibiz. AKP ve Recep faşist diktatörlüğüne karşı hangi somut projeyle bu gidişi tersine çevirebiliriz? Ya da bu gidişatı engelleyecek somut sınıf analiziyle birlikte hangi güçlerle birlikte ve nasıl bir hareket biçimi yaratabiliriz? Somut eylem ve ittifak politikası ne olabilir? Bu sorular anlamsız ve nedensiz değildir. Bunu ilerleyen günlerde tartışacağımızı sanıyorum.

AKP iktidarı, bugüne kadar faşist cumhuriyetin (TC) geleneksel politikalarını yerle bir ederek, yer yer bütün kurumlarını ele geçirerek sünni islam ideolojisiyle birlikte yeni bir sistem inşa ediyor. Bunun adı Yeni Osmancılıktır. Başında ise bütün yetkileri tek elde toplayan lider kültü ile bir Sultan yaratmak amaçlanmaktadır. Bunda oldukça mesafe katedilmiştir. Bu yolun ideolojik temeli ve referansı islamdır. İslamın kullanılması iki sonuca yol açmıştır; geleneksel olarak geçmiş tüm hükümetler, (özellikle 12 Eylül’ün yol açtığı), dinin, toplum ve kamu hayatında önünü açmış olmasıdır. AKP de bu yoldan ilerleyerek geçmiş mağduriyetlerin propagandası üzerinden ciddi bir toplumsal temel yaratmıştır. Bu büyük kitle ağırlıkla muhafazakar ve şehirlerde yaşasa da köylülükten asla kurtulamamış, dolayısıyla kentleşememiş ağırlıkla yoksullar kitlesidir. AKP sinsice ve adım adım ilerleyerek hem propaganda savaşlarıyla hem de devlet olanaklarını kullanarak, bu kitlenin önünü açmış, zenginleşme, iş olanakları ve devlet içinde istihdam vb. yoluyla kontrol etmiş ve ciddi parasal olanakları bu alana aktarmıştır. Böylece ciddi bir toplumsal temel yaratabilmiştir. İslam faşizminde ilerlerken kendi içindeki liberal kanatları da adım adım tasfiye etmiştir. Geleneksel kemalist öze dayanan faşist kurumlar, en başta polis, ordu ve yargı da ele geçirilince, önündeki dikenli yollar aşılmış ve islamofaşist hareket bir üst evrede kendini hem tahkim etmiş hem de yeniden yaratmıştır. Hem ülke talan edilerek hem de Arap sermayesinin akışı ile birlikte büyük bir sermayeyi kontrol eder hale gelmiştir. Adım adım ilerleyen faşizm, yasal devlet örgütlenmeleriyle (polis, yargı, ordu, bürokrasi gibi, bu kurumlarıda kontolüne alarak) yetinmeyerek, aynen Hitler Almanyasında olduğu gibi SS’lerini örgütlemeye başlamıştır. Bu planlı olduğu gibi, tarihsel anlamda faşist gelenekleri de iyi okuduklarını gösterir. İlk kanun bu dönemde çıkarılmıştır; Başbakanlığın örtülü ödeneğinin yanısıra Cumhurbaşkanlığı için özel örtülü ödenek Meclisten geçirilmiştir. Bu tasadüfi bir girişim değildir. Bu örtülü ödenek, yasal devlet organlarının kullanılması için çıkartılmamıştır. Başbakanlık ödeneği devletin yasal ama gerçekte illegal işlerinde

kullanılacak iken, Cumhurbaşkanlığının örtülü ödeneği, devletin vurucu organlarına paralel olarak yasa dışı kontra örgütlerinin finansmanında kullanılacağı netleşmiştir. AK silahlanma çağrıları nedensiz değildir. Osmanlı Ocakları, Ülkü Ocaklarına paralelel olarak boşuna kurulmamıştır.MİT’e paralel yeni istihbarat örgütlenmesinin inşa edilmesi de muhtemeldir ve bu ödenek bu alanda da kullanılacaktır. Söz gelimi yarın seçim olsa, mesela CHP yüzde 70 oy bile alsa, hükümet ve iktidar organları CHP’ye teslim edilmeyecektir. Bu bir faşist darbe girişimidir. Ve Hitler’in iktidara gelişine çok benzemektedir. Uzun uzun Hitler’in nasıl bir güzergahla iktidara geldiğini burada anlatmayacağım. R. T. Erdoğan’ın bu planlarını görerek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir yazı yazmış (yazının adı Temmuz 2014 de ‘Yeni Führer’in Yükselişi ve Seçimler” başlığını taşır), Demirtaş’a verilecek oyların bir anlamı olmayacağını, Recep’in önünün kesilmesi için diğer adayın desteklenmesini açıkça yazan insanlar içinde azınlıkta kalmıştım. Hatta beni aforoz edenler dahi olmuştu. Mesele diğer gerici adayın desteklenmesi değildi hiçbir zaman. Ama Demirtaş’a verilecek oyla Recep’in önü kesilemezdi. Burada RTE’nın nasıl bir rol üstlendiğini solun o zaman anlayamamış olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. O zaman en yakın adayın Cumhurbaşkanlığını kazanmasıyla, sivil ayaklı ve tek bir führere dayanan faşizmin önü kesilebilirdi. Geçmişe atıf yaparak belirteyim, mesele Demirel, Ecevit veya diğerlerinin önünün kesilmesinden başka daha derin anlamlar taşıyordu. Ama solun tümü bile bu öneriyi göz ardı etti. Daha doğrusu anlayamadı. Gelinen durum, bu politikanın yanlışlığının, aynen Almanya da Alman Komünist Partisinin, Sosyal Demokrat Partiyle olan sürtüşmesine benziyordu. AKP (Alman Komünist Partisi), SPD’nin sınıf ve halk düşmanı politikasının iflas etmesi, işçi sınıfının SPD’yi değil, AKP’ni izleyeceğini, böylece Nazi Partisini yalnızlaştıracağını ve o günden sonra savaşımı AKP’nin kazanacağını iddia ediyordu. Tarih ise bize başka sonuçlar çıkardı ve Alman halkı AKP’yi değil Nazileri izledi. SPD’nin burada günahlarını saymanın geregi de yok. Demek ki, tarihsel deneyleri okuyamayan bir sol, ayakları yere basmayan, yaşanmış tecrübeleri bile anlamakta körleşmiş bir klişe solculuk bizi sonuçta bu noktaya getirmiştir.

İkinci ve daha önemli nokta şudur; o halde ne yapmalıyız? Hangi politik strateji veya ittifaklar politikası ile yola devam etmeliyiz?

Bu soruların cevabını önümüzdeki günlerde tartışma imkanımız olur herhalde.

10.11.2016

Hasan Oğuz

Hakkında Hasan OĞUZ

Hasan OĞUZ

Bu habere de bakabilirsiniz.

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

Devrimler toplumların altüst olduğu momentlerdir. “En alttakiler”i, en devinimsizleri üste, en “arkadakiler”i öne çıkartır. Hiç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir