Pazar, Nisan 8, 2018
Destpêk » CANAVARIN AĞZINDA; AMERİKAN KOMÜNİST PARTİSİ TARİHİ, 1919-1959 / HASAN OĞUZ

CANAVARIN AĞZINDA; AMERİKAN KOMÜNİST PARTİSİ TARİHİ, 1919-1959 / HASAN OĞUZ

Marksist teorisyen ve bilim insanı Haluk Gerger, Amerikan Komünist Partisi’nin (bundan böyle AKP) tarihini, gün ışığına çıkmamış ve ülkemizde çok da bilinmeyen yüzlerce belgeyi tarayarak yazdı. Sanırım bu çalışma beş yılını aldı. Kitap iki cilt halinde hazırlanmış ve ilk cildi 2015 Eylül ayında Yordam yayınları tarafından yayınlanmıştır. Gerger Hoca, beni de onurlandıracak bir incelik göstererek basımdan önce okumamı istedi. Düşüncelerimi de kısaca kendisine ilettim. Buradan öncelikle kendisine teşekkür ederim.

Kitabın önemi;

Bu eser iki bakımdan son derece önemlidir; ilki, 1920’lerin koşullarında ABD’de, tarihsel rolü bakımından oldukça önemli olan bir partinin, AKP’nin, hangi koşullarda ve nasıl bir kıran kırana mücadele verdiğini görecek ve ayrımında olacaksınız. Devrimci sınıf mücadelesinin serüvenini okuyacaksınız. Parti’nin işçi sınıfı mücadelesi ile bağlantılı iç tartışmalarını, sendikal politikalarını, politik mücadeledeki sağ ve sol sapmalarını, ittifaklar ve iktidar sorununu, teoriye ilişkin olanlarını, bir bütün olarak hayata ilişkin konumlanıştaki bütün tarihi dersleri ve elbette parti içinden çıkan büyük ihanetlerin tarihini de birlikte okuyacaksınız. Öğreten, düşündüren, zaman zaman hüzünlenen, direniş ve acıların derin okyanuslarında yüzeceksiniz. Kısaca büyük bedellerin ödendiği, dişe diş kavgaların sürdürüldüğü bir tarihi, sınıflar arası mücadele tarihini, yüzlerce belgeye dayanarak ortaya çıkan bu eseri, adeta bir nehir romanı gibi okuyacaksınız. Okuyucu yorulmadan, sıkılmadan adeta bir şarap tadında okuyacaktır. Akıcı ve sürükleyici bir dille yazılan bu eser, gerçek anlamda belgesel bir roman tadında okuyucunun karşısına çıkmıştır. Evet roman tadında bir eserdir bu. Okuyucu adeta tarihi bir romanı okur gibi, kahramanlarının serüvenini sürecek ve ne olduğunu hemen öğrenmek isteyerek arkasından koşacaktır. Gerçekten de bu eser büyük tarihi derslerle doludur. Kimi okuyucu için haklı olarak sıkıcı olan bu politik tarih derslerini ustalıkla bize sunan Gerger hocaya bir teşekkür borcumuz olduğunu söylemeliyim.

İkinci gerekçeme gelirsem; AKP’nin tarihi, bir yerde Komünist Enternasyonal’in tarihi gibidir. Bu bakımdan salt Amerikan Komünist Hareketi’nin tarihi değildir, aynı şekilde Amerikan Komünist Hareketi’nin yetiştirdiği ve dünya çapında tanınan teorisyen ve eylemci önderlerinin, uluslararası harekete katılım ve yön vermeleri açısından, bir bakıma Dünya Komünist Hareketi’nin de tarihidir. Elbette özdeş olduğunu söylemiyorum. Ama yaşanan ortak acılar veya başarılar, zaaflar veya ihanetler, o kadar benzer ki, birini diğerinden ayırmak zordur. AKP’nin doğuşu 1917 Ekim Devrim sürecine denk gelmiştir. Etkileşim ve deneyler o kadar derindir ki, birinin tarihi diğerinin tarihi gibidir adeta. III. Komünist Enternasyonali kuran ve Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevik Parti’yle birlikte tartışmalara katılılanlar, yer yer dünya komünist hareketine yön verenler bu özellikleriyle de öne çıkmıştır Amerikan Komünist Hareketi’nde. Dolayısıyla bizde olduğu gibi küçük ve sınıfla bağları olmayan bir partinin akademik tartışmaları değildir. Belki daha önemlisi, henüz günyüzüne çıkmamış, en azından ülkemizde bilinmeyen, gerek AKP’nin gerekse de KE’nin yüzlerce belgesine dayanan büyük mücadele tarihinin anlatımı, sadece Dünya Komünist Hareket’leri açısından değil, aynı şekildde Türkiye Komünist Hareketi açısından da bulunmaz tarihsel bir belge niteliğindedir. Bir bakıma Komünist Enternasyonel’i (KE) tanımak açısında bu eser özel bir öneme sahiptir. Dahası öğrenmek ve ders çıkarmak isteyenler açısından büyük bir hazine değerindedir. Haluk Gerger, Vedat beyi (Türkali) ziyaretinde Vedat beyin kendisine ”bırak Amerikayı, Türkiye Komünist Hareketi’nin tarihini yaz” dediğini söylemişti bana. Ben de içimden Vedat bey haklı herhalde diye düşünmüş, ancak bu düşüncemi hocaya söylememiştim. Şimdi neden TKP’nin tarihini değil de AKP’nin tarihini yazmanın daha önemli olduğunu bilince çıkardığımı söyleyebilirim. Elbette TKP’nin tarihi yazıldı ve daha da yazılacaktır. Ama TKP’nin tarihinden yeni kuşaklar açısından çıkarılacak ve öğrenilecek çok fazla tarihi dersler olduğunu sanmıyorum. Olsa da sınırlıdır.

AKP tarihi neden önemlidir?

AKP tarihi önemlidir. Yukarda kısmen belirttim. Devamla söylemeliyim ki, bu eser, klasik ve kronolojik bir AKP tarihinin anlatımı değildir. Komünist hareket ile işçi sınıfı hareketinin önündeki engeller, işçi sınıfı partisi olmasının sancıları, sınıfla bağ ve sendikalar sorunu, özellikle ikili sendikal anlayışlar, ideolojik ve politik enstürmanlar, devrime hazırlanana bir partinin örgütsel sorunları, ittifaklar ve bu bağlamda KE’nın ”Birleşik Cephe” taktiği, devrimci harekete verdiği zararlar bağlamında hizipler savaşı, legalite ile illegalite tartışmaları, reformculuk ve sendikalizm bağlamında sağ sapmanın ve yine madalyonun bir başka yüzü olan ‘sol’ hastalıkların depreşmesi ve daha sayamayacağımız yüzlerce deney… işte kitabın temel önemi buradan gelmektedir. Haluk Hoca önsözde kitabı yazma saikleri içinde bir kısım düşünceleri belirttikten sonra şöyle der; ”Kitabın bir başka temel amacına, doğrudan Türkiyeli okura ilişkin özel yazılış nedenine de değinmem gerekiyor. İnancım odur ki; bu ülkedeki devrimci mücadeleye bir biçimde aşina olan herkes, kitapta anlatılanlarla Türkiye’deki deneyim arasındaki benzerlikleri hemen görecektir. ” AKP tarihinin önemi, salt düşünce boyutunda yürütülen tartışmaların gizinde saklı değildir, aynı zamanda hayatla ve sınıfla bağları bakımından yürütülen çabalar, adeta pratiğin denek taşında sınanan deneysel bir laboratuar gibidir. Bu bakımdan yüzyılın başlarında sürdürülen bu tartışma ve pratik deneyler, bizim aşağı yukarı bir asır sonra hala sürdüğümüz tartışmalara ve yaşadığımız deneylere o kadar benziyor ki, ya da tersinden söyleyelim, o günün AKP’de yaşananlar o kadar bizim tartışmalarımıza benziyor ki, şaşırmayacaksak eğer, işte bu deneylerin toplamı bizim yaşadığımız ve yaşayacağımız pratik sürecin de aynası gibidir. Bütün mesele o aynayı kendimize tutup tutamamakta yatmaktadır. Sadece başarıya ulaşmış devrimlerin dersleri bağlamında değil, bir de yenilmiş bir devrim atılganlığının tarihi dersleri bakımından da okunması gereken bir eser olduğunu unutmamak gerekir.

Yazar, eserinde kendi yargısından çok, binlerce belgeyi objektif bir tarzda ve bağlamından kopartmadan önümüze koyuyor. Kararı okuyucuya bırakıyor. Elbette bir Marksist olarak kendi yargısı olmadığından değil. Yerinde bunu da yapıyor haklı olarak. Bütün mesele politik pratikleri ve o pratiklere esin kaynağı olan düşünce yapılarını, tarafsız bir gözle okuyucunun önüne getirip koymuş olmasıdır. Aslında bu tartışma ve olgusal deneyler, söylemiş olduğum gibi salt AKP tarihi ile sınırlı değildir, o günün dünya koşullarında bir bütün olarak komünist hareketin de tartışma konularıdır. Kapitalizmin krizinin bir dünya savaşıyla sonuçlandığı, Ekim Devrimi’nin başarıya ulaştığı, Lenin önderliğinde III. Komünist Enternasyonal’in (KE) kurulduğu, uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklarının devrime yöneldiği koşullarda, 1920’lerin başlarında AKP tarihi, bir bakıma dünya komünist hareketinin de tarihi gibidir, demiştim. Yanıldığımı sanmıyorum. Zira AKP’nin önderlerinin, salt yerel önderler olmadığını, zaman zaman KE’ne yön veren uluslararası kişilikler olduğunu da geçerken belirtmeliyim. Bu bakımdan AKP tarihinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

AKP nasıl bir süreçten geçerek ilerledi?

Amerikan Komünist Hareketi, Ekim Devrimi’nin etkisiyle Sosyalist Parti’nin (SP), merkezci-sol liberal, sağ ve sol kanatlarının (yani 3 kanatlı) ortaya çıkmasıyla, devrimci sınıf mücadelesi açısından ilginç bir tarihsel deney üzerinden şekillenmiştir. Hareket devrimci bir kopuşun doğum sancılarını yaşamaktadır. Öğretici olan derslerden birisi şudur; SP’nin sağcı önderlerinin savaş kredilerine onay vermesi üzerine sol radikal kanadın partiden kopması ve hızla kendi içlerinde ayrışması sonucunda iki kanatlı Komünist Parti (KP) olarak doğdu. Bunlardan ilki John Reed ve Alfred Wagenknecht gibi önderlerin başını çektiği Amerikan Komünist İşçi Partisi (AKİP), diğeri de Ruthenberg, Fraina, Ferguson vb.’nin başını çektiği Amerikan Komünist Partisi (AKP) olarak doğdu. Daha sonra KE’in ağırlığıyla, Amerikan Birleşik Komünist Partisi’nde (ABKP) birleşme gerçekleşiyor. Arada federasyoncuların ağırlık taşıdığı bir ikinci parti olan AKP daha oluşuyor, ama o da çok geçmeden ABKP’le katılıyor. Böylece ortak ve tek parti olarak AKP doğmuş oluyor. Birleşmenin ana itici gücü Komünist Enternasyonal’ın Yürütme Kurulu’dur. Partinin isim babası da yine KEYK olmuştur. Partinin doğuşundaki sancılar ile birleşme ve ayrışma süreçlerindeki sancılar o kadar derin ve kapsamlı ki, o süreci anlamak için eseri okumak gereklidir.

Kuşkusuz parti, sınıf mücadelesinin içinden ve ihanetlerle birlikte gelmiştir. Partileşme sağlam ideolojik dinamiklere dayanmıştır. Bolşevik Devrimi’nin ve KE itici gücüyle ilerlemiş, ayrışma veya saflaşma bu bakımdan doğru temellerde ortaya çıkmıştır. İkili yapının hem birleşmesinde hem de doğru strateji ve taktiklerde, KE’nin direktifleri, yönlendirmesi, uzun bir dönem içinde önemli rol oynamıştır. AKP’nin nasıl ve hangi süreçlerden geçtiğini eserde okuyacaksınız. Bu bakımdan ayrıntıya girmeyeceğim. Ama yine de çok önemsediğim bazı belli başlı kritik noktaları hatırlatacağım sadece.

Büyük bir illet; hizipçilik-grupçuluk;

Komünist harekette temel bir problem, parti içindeki farklı kanatların, zaman içinde adeta birbirini yok edecek düzeyde grupçu/hizipçi bir karakter kazanmış olmasıdır. Aslında başlarda parti içinde farklı düşüncelerin ya da kanatların, parti disiplini içinde yer alması bir zenginlikti. Lenin ve KE’de böyle düşünüyordu. Ancak hizipçilik giderek parti çalışmasını bozan bir rol oynamaya başlamıştı. Partiye bulaşan bu illet, sağ ve sol hatalı pratikler ortamında hem birbirini tetiklemiştir hem de kangrenleşerek hareket üzerinde bozucu bir etki yaratmıştır. Parti tarihindeki hizip kavgalarını tek başına görmek yetmiyor elbette, hareketi nasıl yok edici bir etki yaptığının da ayrımında oluyor insan. Oysa Amerika’da giderek sınıf mücadelesi gelişmekte, devrimci hareket güç kazanmaktadır. Hem sınıf mücadelesinin yükseliş göstermesi ve devrimci sürecin mayalanması hem de Ekim Devrimi’nin ve Komünist Enternasyonal’in itici rolü, komünist hareketin güçlenme zeminlerini olgunlaştırıyordu. Yine de bu olumlu gelişme süreçlerine karşın, sürekli ve daimi olarak KE’nin olumlu müdahalesine rağmen (ki bu müdahale hizip faaliyetlerini bir süre dinginleştiriyor, ama yeniden alevleniyordu) bitmez tükenmez bir grupçuluk ve hizipçilik illeti, bir türlü partinin yakasından düşmüyordu. Özellikle çok sonraları parti içinde güçlü olan Rutthenberg/Pepper grubu ile Cannon/Foster grubu arasındaki çatışma, bitmeyen bir öykü gibidir.

Partideki doğmatizm, şablonculuk, sekterlik, bağnazlık ve hoşgörüsüzlük, kısaca sevgisizlik gibi özellikler, hizipçilikle de birleşince yıkıcı oluyordu. Aslında bu bakımdan ne çok benziyor bize… belki de doğrusu ne çok benziyoruz AKP’ye.

Düşünsel etkinlik bakımından AKP;

Kuşkusuz buradan bakınca, birbirimize çok benziyoruz ama, temel farklılıklar da yok değil; AKP de taraflar ve onların önderleri hem çok güçlü temellere sahiptirler hem de tartışma konuları ideolojik/politik temellerde sürdürülmektedir. Ayrıca adı geçen ve geçmeyen çok sayıda önderler grubunun, sadece ülke tarihi bakımından değil, uluslararası komünist hareketin tarihi açısından da önemli ve saygın liderler olmasıdır. Hem teorisyen hem örgütçü özellikleriyle ön plana çıkmışlardır. Herşeye rağmen tartışma konularının düzeyi, içeriği ve kapsamı bakımından öğretici derslerle dolu bir tarihtir AKP tarihi. Bu düzeyden baktığımızda, bizdeki bölünme ve hizip hareketleri, AKP’nin tersine ideolojik ve politik değildir çoğu zaman. Sınıftaki karşılığı ise oldukça kadük ve sınırlıdır AKP’nin tersine. Kuşkusuz bu tarihi derslerin karakteri, ülkemiz sol hareketi açısından bulunmaz bir fırsattır. Aynı zamanda öğretici olan tarih dersler gibidir. Sadece zafere ulaşan devrimlerin öyküsünden yararlanmak yetmez, bir de zafere ulaşamamış devrimlerin tarihi tecrübelerine bakmak gerkmez mi? Bu bakımdan bu eser bize bulunmaz olanaklar sunmaktadır.

Yerli işçiler ile göçmen işçiler arasındaki sürtüşmenin AKP üzerindeki rolü;

Sınıf mücadelesini bozan etkenlerden birisi de göçmen işçilere ilişkin olan bölümdür. Bu aslında sanıldığından da fazla önemli olmuştur hareket için. Ülkenin tarihsel konumundan dolayı, göçmen işçiler hem sayısal bakımdan hem de devrimci karakteri nedeniyle (daha çok Avrupa devrim sürecinden geçen göçmenlerin), AKP içinde etkin bir güç olmasıdır. Aşağı yukarı parti üyesi zaman zaman yükselse de ortalama 15.000 civarındadır. Hemen hemen bunun yarısını göçmenler oluşturmaktadır. Ama ne ilginçtir ki, bu göçmen işçilerin çok büyük ağırlığı ingilizce konuşamamaktadır. Bu da partinin sınıfla ilişkilerinde ve politik çalışmalarda sorun yaratmıştır. Bir başka özellik de, göçmen işçilerin çok güçlü örgütlerinin/federasyonlarının olmasıdır. Parti içinde temsil edilen bu örgütler, doğal olarak ulus ve kimlik politikasını partiye taşımaktadırlar. Bu ise yerli işçiler ve yerli parti üyeleriyle aralarında görülmeyen kutuplaşmaya, zıtlaşmaya ve farklılaşmaya yol açmıştır. Gerçekten de AKP tarihinden öğreneceğimiz önemli bir deneydir bu. Göçmen kökenli üyelerin parti içinde oynadıkları rol, yadsınamaz bir kırlma yaratmıştır. Adeta ”parti içinde parti” olan göçmen federasyonlarının ağırlığı bu süreci daha da zora sokan nedenlerin başında gelmiştir. Doğal olarak içinden geldikleri kültürlere dönük çalışma, kimlik politikası, parti içinde ikili yapıların doğmasına neden olmuştur. Bunun hem sınıf mücadelesine hem de komünist harekete yansıması olumsuz olmuştur. Yine aynı şekilde KE’in müdahalesiyle bir yere kadar çözülmüş gibi görünse de, fırsatını buldukça yeniden kavga alevlenmekten alıkonulamamıştır.

Legalite-illegalite meselesi ve İşçi Partisi’nin kuruluşu;

İki komünist yapının tek partide birleşmesi gerçekleşmişti, ama 1919 da ülkede büyük bir baskı ve şiddet dalgası gerçekleşiyordu. Parti zorunlu olarak ilegaliteye geçmişti. Daha önce iki partinin toplam üye sayısı 40 ile 60 bin veriliyorken, bu sayı illegalite koşullarında 10 bine kadar düşmüştü. Ancak sorunlar devam ediyordu. AKP hala ağırlıkla illegalitedeydi. Ancak illegal yapı, partinin sınıf ve diğer emekçi kitlelerle bağını sınırlıyordu. Açık bir partiye gereksinim duyuluyordu. Ancak illegalite ile legalite ilişkileri sorunluydu. Parti içinde legal illegal çalışma meselesi ciddi tartışmalara yol açmıştı. Tam da bu koşullarda legal bir İşçi Partisi (İP), KE’in önerisiyle gündeme gelmiş ve örgütlenmeye başlanmıştı. Ancak bunu kabul etmeyenlerle tartışmalar sürüyordu hala. Yine de KE ağırlığı ve yönlendirmesiyle haraket, legal bir örgütlenmeye geçecektir. Bu mesele aşağı yukarı bütün dünya komünist hareketleri içinde sorun olmuştur. Yakın zamana kadar, belki hala, illegalite bir ilke sorunu olarak koyuluyordu Türkiye’de. O zamanlar AKP’de de aynı anlayış egemendi. Ancak illegaliteye gömülen parti, ister istemez işçilerden kopmaya başlamıştı. Dolayısıyla parti salt bir propaganda örgütüne dönüşüyordu. Gerek Lenin, gerekse KE, yazı ve talimatlarında, illegalite sorunu asla bir ilke sorunu değildir, diyorlardı. Ruthenberg’de ‘parti, salt propaganda toplantılarıyla sınırlı kaldıkça sınıfa önderlik edemez’ diye yazıyordu. Parti içinde taraflar arasında hem legalizmi/sendikalizmi hem de illegaliteyi bir ilke sorunu olarak koyanlar çatışma içindeydi. Burada KE’nin bir kez daha müdahale etmesi gerekiyordu ve öyle de oldu. İllegal yapı korunacaktı ama açık bir parti kurularak işçi sınıfıyla bağlar da güçlendirilecekti. O zamanlar KE, illegal yapının korunmasını gerekli görüyordu. Daha sonraki tartışmalarda görüldü ki, ikili yapı var oldukça hareket ilerleyemeyecek, yine KE’in (ki KE’da da bu alanda farklı düşünceler vardı), özellikle Lenin’le yapılan tartışmalardan sonra, illegal çekirdeğin legal harekete önderlik etmesinin ciddi sorunlara (yetki devri vb) yol açması nedenleriyle son verilecek ve tek parti her düzeyde egemen olacaktır. Bu mesele ülkemiz içinde hala tartışmalı olan konu başlıklarından birisi olarak varlığını sürdürmektedir. Amerikadaki bu tartışma oldukça öğreticidir. Açık bir parti örgütlenmesine geçmenin ise hayati derecede önemli olduğu belirtiliyordu. Ağır baskı koşullarında parti içinde iki yol göründü; ilki, içe kapanan sol bir anlayış (illegaliteyi bir ilke düzeyine çıkaranlar), ikincisi de, sendikalist/reformist eğilim olan ve açık partiyi adeta bir ilke sorunu olarak değerlendiren görüşlerdi. Bu alanda doğru bir denge kurmak o kadar sorunluydu ki, o denge ancak ileri öngörüye ve sağlam ideolojik duruşa sahip parti önderliğiyle olabilirdi. Lenin bu bakımdan özel bir örnektir. Nitekim Lenin her iki görüşün yanlışlığını daha sonra yapılan toplantılarla anlatacaktır.

Lenin’le Görüşme;

Legal Politik Parti (LPP) için Lenin’le görüşmeler oldu bu süreçte. Lenin’in LPP kurulmasını savunduğunu belirten ve Amerikan partisinin Moskova delegesi olan Max Bedacht’ın raporunun özel etkisi olmuştu. Moskova’daki delegesyon içinde farklılıklar vardı. Partinin Komintern delegesi olan Bedacht’ın Lenin’in LPP kurulmasına ilişkin raporuna itirazlar vardı. Bu görüşmeye katılan delegelerden birisi olan Charles Wallece, Lenin’den LPP için açık ve kesin bir öneri gelmediğini söylemektedir. Bu eserde Wallece’nin anlatımını da okuyacaksınız. Ona göre Lenin kesin bir LPP’den bahsetmedi, tersine ”legal organizasyon”dan bahsetti denilmektedir. Bunun üzerine Bedach ikinci ve ayrıntılı bir rapor daha yazdı. Buna göre, Hourwich’le birlikte Zinovyev, Radek ve Lenin’le pek çok kere görüşmeler yapıldığını ve KEYK içinde ”Küçük Büro”nun Amerikan partisi için bir talimat hazırlandığını belirtir. Bedacht Lenin’le görüşmeyi şöyle anlatır; ”….Ardından legal parti meselesini açtı. Bize böyle bir yapının kurulmasının mutlak bir zorunluluk olduğunu söyledi ve hatta onun için bir isim de telafüz etti. Şayet öteki delege (Wallece) kendisini yeterince zorlarsa, Yoldaş Lenin’in, öteki kapitalizm yanlısı (pro-kapitalist) partilere karşı ”Antikapitalist Parti” adını önerdiğini anımsayacaktır….”Her iki delegenin anlatımlarını Gerger ayrıntılı olarak okuyucuya sunmaktadır.

Nitekim gerek tarihhçi Draper’in anlatımlarında, gerekse KEYK’in LPP yanlısı görüşü ve Radek, Zinovyev, Buharin ve Kuusinen’in LPP kurulmasını öğütleyen mektupları vb gibi birçok olgu, Lenin’le görüşmede çıkan sonuçları doğrulamaktadır. Yine de bu konudaki daha ayrıntılı bilgiler elinizdeki bu eserde mevcuttur.

Birleşik Cephe Taktiği;

Yeni dönemde parti, ”Birleşik Cephe Konusunda İşçi Partisi” başlıklı bir tez hazırlamıştı. Bu teze göre BC politikasını ”işçi sınıfının, kapitalist sınıf güçlerine ve kapitalist devlete karşı, proletaryanın zaferi için gerekli, sağlam bir müfrezesi” olarak tanımlıyordu. Bunu günün görevi olarak koyuyordu. Bu taktiğe göre sınıfla bağları güçlendirmek ve tarımda çalışanları örgütlemek için yeni bir İşçi-Çiftçi Partisi sorunu gündeme gelecek ve bu, daha sonra kapsamlı tartışmalara yol açacaktır.

Belirtildiği gibi KE’in müdahalesiyle İşçi Partisi (İP) kurulmuştu. Bu hem genel komünist ve işçi örgütlenmesi bakımından hem de Birleşik Cephe taktiği açısından elzem bir konuydu. KE’in bu konudaki belgeleri oldukça önemliydi. İP’nin almış olduğu 4. maddelik karar çok önemlidir. Gerçi ayrıntılarını eserde okuyacaksınız, ama ben yine de kısaca belirteyim. Buna göre AKP’nin üyeleri aynı zamanda İP’de üye olacaktır. İP önderliği ve merkezi AKP’li komünistlerden oluşacaktır. AKP üyesi olamayan her ileri işçi partiye üye olarak alınabilecektir. Ve İP’nin program ve tüzüğünü kabul eden her göçmen grup veya diğer örgütler (mesela öğretmenler örğütü gibi) partide temsil edileceklerdir. İP’nin kurulmasıyla, hem işçi sınıfıyla bağlar genişleyecek hem de büyüyen bir örgütlenme kendini gündeme sokacaktır.

Ancak bu arada İP’nin desteklediği ve yukarda belirttiğim ikinci (legalde) bir parti daha kurulur. Bu Amerikan İşçi-Çiftçi Partisidir. Ülkede hala güçlü bir çiftçi damar bulunmaktadır. Amaç çiftçileri de komünist hareketin etkisi altına almaktır. Bunları da içine alan bir partinin kurulması doğru bir karar olarak ele alınmıştır. Bu arada, genel seçimlere katılım ve adaylıklar sorunu üzerinden, küçük burjuva veya liberal burjuvaziyi de içine alan bir üçüncü parti tartışmaları daha sürmektedir. İP içinde de bu konuda farklı düşünceler ortaya çıkmıştı. Üçüncü partiyi destekleyenler vardı İP içinde. Üçüncü parti önerisi, artık komünist hareketin bağımsızlığını yitirdiği ve reformizme kayan bir yolun göstergesi olarak ortaya çıkmıştır. Artık illegaliteyi ilke sorunu olmaktan çıkaranlar, bu sefer sağ oportünizme kaymaya başlamıştı. Parti içinde değişik kanatlar, bu konuda farklı düşünüyorlardı. Yine iş, KE’in düzeltmesine kalmıştı. KE, böylece üçüncü parti anlayışını eleştirecek ve düzeltecektir.

AKP’de sendikal politika ve sendikalizmin yeşermesi;

Parti sürekli olarak bir uçtan başka bir uca savruluyordu. Bu sefer de hareketin önderlerinden, kendisi de sendikacılıktan gelen Foster nezdinde sendikalizm hastalığı baş göstermişti. KE, işçi kitleleriyle ilişki kurmanın temel araçlarından birisi olarak sendikaları önemsiyordu. Özellikle sol sapma, sınıfla bağları yok edecek noktaya getirmişti, dolayısıyla sendikal çalışmalar önemli olmaya başlamıştı. Üstelik yanlış bir sendikal politika izleniyordu. İkili sendikacılık anlayışı egemendi. Adeta gerici sendikalarda çalışma bırkalmıştı çoğu zaman. İkili sendikacılık şu anlama geliyordu; bir yanda burjuva veya küçük burjuvazinin denetiminde olan sarı sendikalar vardı ve bunlar işçilerin çok önemli bir kısmını kapsıyordu, bir de bunlara karşı alternatif olarak örgütlenen devrimci sendikacılık söz konusuydu. Bu politika bir zamanlar Türkiye’de, devrimci hareketlerin başvurduğu bir yöntemdi. Devrimci Sendikal Muhalefet (DSM) adı altında, adeta yeni sendikalar örgütlediğimizi hatırlıyorum yetmişli yıllarda. Elbette bu yapılar, zamanla sınıfla bağı olmayan kadro örgütlerine dönüşmüştü. Bu tehlikeyi gören Lenin, hem ”Sol, Çocukluk Hastalığı” eseriyle, hem de KE’in raporlarıyla, ikili sendikacılık anlayışı mahkum edilmişti. AKP içinde işçilikten gelen ve sendikacılık alanında önder bir kişiliğe sahip olan Foster, devrimci sınıf sendikacılığında önemli bir isimdi. Parti içinde Foster grubu ile Ruthenberg grubu arasında sürdürülen temel tartışmalardan birisi de sendikal politikaya ilişkin olanıydı. KE, Foster’in görüşünü onaylamış, diğer grubun görüşünü yanlış bulmuştu. Ruthenberg grubu, daha çok ideolojiyi/politikayı öne alan, ama sınıfla ilişkiler sorununda yanlış bir çizgi izliyordu. KE’in müdahalesiyle parti içinde yeniden dengeler sağlanmış oldu. En azından şimdilik doğru bir raya oturtulmuştu parti. Ama şimdilik… ancak zaman içinde sendikacılar ekibi (Foster ekibi), sendikalizm eğilimini geliştirilecek ve partinin ideolojik/politik hattı adeta önemsenmez hale getirilecekti. Bu da değişik tartışmaların kapısını açtı doğal olarak. Bu ve benzer tartışmalar alevlendi. Yine işi düzeltmek KE kalacaktı.

Foster’in bu yanlış eğilimine rağmen, parti içinde önemli bir kişilkti hala. Gerçekten işçi sınıfı ve sendikalar konusunda uzmandı. Rusya da sendikalar konusunda uzman olan ve Kızıl Sendikalar Örgütü’nün başkanı Alexsander Lozovsyki tarafından da çok önemseniyordu. Adeta Moskova da Foster’in destekleyicisiydi. Lozovsky’de zaman zaman Foster’in yanlış çizgisine eleştireler yapıyordu. Ama yine de Foster önemli liderlerin başında geliyordu. Foster’in şu sözü önemlidir; ”Sendikalar, doğasından gelen özellikler nedeniyle anti-kapitalisttir.”

Bu eserde Haluk Gerger, ülkemizdeki sendikal politikanın bir uçtan bir uca savrulmasının (sağ ve sol sapmalar) gerçekliğinden/ayrımından hareketle, bu bölümü daha uzun yazmış ve özel bir yer ayırmış gibi görünmektedir. Kanımca çok da doğru yapmıştır.

Yeni bir deneyim;

Ancak hayat salt kendi düz yolundan ilerlemiyordu. İkili sendikacılık anlayışına karşı olan KE ve İP’nin karşısına, ‘dışardan’ önemli bir deneyim ortaya çıkmıştı. Albert Weisbord adlı son derece yetenekli bir işçi (aslında iyi eğitim almış, zengin bir ailenin çocuğu olan ve sonradan işçileri örgütlemek için fabrikada çalışan), Pasaiç’deki tekstil fabrikasında ”Birleşik Cephe Komitesi” adıyla bir direniş örgütü kurdu. Sendikaların geleneksel formunu da aşan, ama aynı zamanda bir sendika gibi çalışan örgüt, adeta ülkenin gündemine damga vurdu. Adı geçen fabrikada bir işçi işten atılmıştı. Adım adım direnerek bu fabrikada grev başlatıldı. Grev dalgası bölgeye sıçradı ve kısa bir zaman içinde 16.000 işçi greve çıktı. Öyle ki ülkede tek konuşulan konu haline geldi bu grev. Gelişmeler ikili sendikal anlayışı mahkum eden görüşlerin dışında gelişiyordu. Parti ise şaşkındı. Yine de grevi sahipleniyor ve destekliyordu. Gelişme o kadar büyüdü ki parti, hem ikili sendikal düşüncesine aykırı olması nedeniyle hem de kontrol edemeyecek bir noktaya gelmesi nedeniyle, grevi, sarı sendikaya bıraktı. Parti bir kez daha sağ oportünizm hattına sürüklenecektir. Hareket bir süre daha devam etti, ama yenilmese de oldukça zarar gördü. Bu eserde kapsamlı olarak bu eylemin öğretici tarihi derslerini de okuyacaksınız.

Parti içinde güçlü olan ”sol’ hatalar;

İlk kurulduğu günden itibaren parti içinde sol sapma oldukça güçlüydü. Başlarda Rus partisi içinde de bu eğilim yaygındı. Bunu bilen Lenin ”Sol, Çocukluk Hastalığı” eserini yazmıştı. Bunun üzerinden hareket eden KE’de bu konuda çok dikkatliydi. Ancak başlarda AKP’de etkin olan hastalık sol sapmaydı. Hemen hemen her grev hareketinin arkasından silahlı mücadele ve ayaklanma çağrıları yapılıyordu. Bu durum, adeta bizde de olduğu gibi, devrimciliğin mihenk taşı olarak yorumlanıyordu. Bu yaklaşım uzun süre partiyi, sınıf ve emekçi kitlelerden kopartmıştı. Buna bir de yine bir sol sapma olan, ikili sendikacılık eşlik ediyordu. Bu bakımdan hem Bolşevik’lerden hem de KE’dan tam bir kopuş yaşanıyordu. Sapmaların imdadına yine KE koşacak ve durumu düzeltecektir. Bunu yukarda sendikalar politikasında olduğu gibi görmüştük. Diğer alanlarda da benzer hatalar vardı.

Bolşevikleşme kararı;

Bir süre sonra KE, Bolşevikleştirme kararı almış, bunun uygulamasını partiden istemişti. Parti de bu direktife uyarak Bolşevikleşme adımını atmıştı. Gerçekte bu karar, itici bir güç kazandırdı partiye. Parti sağlam temellere oturdu. Örgütsel süreçle birlikte, ideolojiye ve politikaya önem verildi, üyelik standartları yeniden düzenlendi ve gözden geçirildi, kadro politikası yeniden belirlendi ve sınıftan kopmadan yeni yaratıcılıklar geliştirildi. Koşullara göre her an partinin illegaliteye geçmesine hazır olması gibi öngörüler oluşturuldu. vb… Artık hareket erginleşerek daha da olgunlaşma sürecine girmişti.

KE’deki bölünme AKP’yi olumsuz etkilemeye başlamıştı;

Parti kısmen olgun bir sürece oturmuşken, KE’de ve Bolşevik Parti’de gruplaşma ve bölünme sinyalleri yüksek sesle duyulmaya başlanmıştı. Gerçi İP içinde hala gruplar varlıklarını koruyordu, hatta troçkist grubun önderi olan Lore, KE direktifiyle partiden tasfiye edilmişti, ama diğer gruplar fırsat kolluyordu. KE’de ve Sovyet Parti’sinde Stalin-Buharin grubu ile Troçki-Zinovyev grupları kılıçları çekmişlerdi 1927 de. Bu durum İP içinde grupların da güç yarışına sahne olmaya adaydı. Rutehenberg kanadı, Foster grubundan ayrılan Cannon kanadıyla birlikte, KE ‘ni örnek gösterek Foster grubunu vuruyordu. Artık bu durum parti içinde zamanla çürütücü bir etki yaratmağa başlamıştı. Ruthenberg parti merkezinde ‘azınlık’ grubunu temsil ederken, Foster grubu da ‘çoğunluğu’ temsil ediyordu. Dolayısıyla azınlık grubu, güçlenmek için KE’ni bir araç olarak kullanıyordu. Zira zaman içinde komünist hareket, bu hizipler savaşından kurtulamadan, küçülmeye, sınıftan kopmaya, çürümeye ve giderek kurda kuşa yem olmaya başlayacaktır. Ne yazık ki sonuç böyle oldu. Sanırım bunun ayrıntısını ikinci ciltte okuyacağız.

KE’in anti-demokratik uygulaması;

Partinin MYK’da sendikacı kanat olan Foster grubunun gücü fazlaydı. Bunlara ‘çoğunluk grubu’ deniliyordu. Oysa o günlerde KE, ‘azınlık grubu’ olan Ruthenberg grubunu destekliyordu. Buraya kadar anlaşılabilir birşeydi. Ama bundan sonrası anlaşılamazdı. KE adeta bir ültimatomla çoğunluk grubu azınlığa, azınlık grubu da çoğunluk grubuna dönüştürülmüştü. Üstten gelen bir darbeydi işin özü. Ve anti demokratikti. Bunun hikayesini bu eserde trajedik bir şekilde okuyacaksınız. Bu, KE’nin tarihinde kara bir leke olarak kaldı.

Uluslararası İşçi Savunma Örgütü’nün kurulması;

Bu deneyim önemlidir. KE’in 1925 yılında desteğiyle UİSÖ kuruldu. Bu örgüt oldukça önemli görevler yaptı. Bir sendika değildi bu örgüt. İşçi sınıfı mücadelesini savunma örgütü de diyebiliriz. İşçilere veya grevlere yapılan saldırılara karşı, bir savunma görevi görecektir. Harekete maddi veya hukuki yardımlarda bulunacaktır. İnsan hakları için mücadeleyi örgütleyecektir. Bu anlamda bir sivil savunma örgütü olacaktır. Gerçekten çok önemli görevler yapmıştır bu kuruluş. Partiye üye olmayanlarında yer aldığı bu örgüt hakkında daha ayrıntılı bilgiyi bu eserde bulacaksınız.

5.ci Kongre, büyük hizip savaşlarının alevlenmesi ve partinin geleceği;

Yukarda belirttiğim gibi Sovyet Parti’sinde ve KE’de gruplar arası savaş sonuçlanmış ve Troçki-Zinovyev kanadı tasfiye edilmişti. Artık Amerikan partisi içinde hizip kavgaları daha da alevlenmiş, bu sefer Stalin-Buharin kanadının desteğini almak için yarış başlamıştı. Kimin haklı kimin haksız olduğundan bağımsız olarak söylüyorum. Kuşkusuz bu konudaki yargım bilinmektedir. Ancak bu kavga partiyi adım adım kötürümleştiriyordu. Parti içindeki güç merkezlerinin konumunu, tarihsel bir süreç içinde anlatan kitap, sol ve sağ sapmaların, nasıl bir madolyanın iki yüzü olduğunu şu önemli değerlendirmeyle bize ulaştırmıştır yazar. Haluk Gerger şöyle diyor;

‘Sol sapma, ani gelen kalp krizi ya da inme gibidir. Sağ sapma, sinsice ilerleyen ve bünyeyi saran, metaztaz yapan kanser iletine benzer. Nihayetinde ve aslında ikisi birbirini besler. ”Solculuk” işçileri küçük burjuvazinin peşinde yıkıma ve burjuvazinin istediği istikametlere götürüp ona yem ederken, sağcılık onu, küçük burjuva araçlara ihtiyaç duymadan, doğrudan burjuvazinin çıkarları içinde eritip çürütür. Ve de sonunda buluşlar ölümde. ABD’de böyle oldu.”

Ne çok benziyoruz birbirimize. Türkiye’de de böyle olmadı mı?

Fraina’nın ihaneti ve trajedisi;

Louis Fraina’nın tarihi, hem düşündürücü hem de öğretici tarihi derslerle doludur. Fraina, önemli bir eylemci ve teorisyen olarak parti içinde hızla yükselmişti. İki partiyi birleştirmiş, kendisini bir önder olarak kabul ettirmiş, hem Rus partisi hem de KE içinde kendisini kanıtlamış, etkinliğini artırmıştı. Lenin’le o ağır savaş yıllarında bile uzun uzun felsefe sorunlarını tartışan ve dolayısıyla Lenin tarafından önemsenen bir liderdi Fraine. Haluk Hoca, ilk cildi bitirirken Fraina bağlamında uzun ve çok önemli değerlendirmelerde bulunmuştur. Bunun nedeni, Lenin tarafından bile çok önemsenen bir liderin, hayat serüveninin, AKP önderliğinden İngiliz/ABD ajanlığına kadar uzanan yaşamının en kritik derslerini okumak, insana hem hüzün vermesi, hem ilginç olması hem de sınıflar savaşımında öğretici bir ders olması bakımından çok özel bir anı gibidir. Hoca’nın o akıcı ve sürükleyici uslubü ile okuyunca, insanın adeta kanı donuyor gibidir. Gerger, bütün eserde olduğu gibi, özellikle bu bölümü yazarken, onu adeta sürükleyici bir serüven romanı gibi yazmıştır. Okuyunca bu tadı tatmaktan alıkoyamayacaksınız kendnizi.

Sonuç;

AKP tarihinin sonucu hüzünlüdür. Ama bir o kadar da, yenilmiş olan büyük bir partinin tarihinden öğrenmek isteyenler için, hazinelerle dolu öğretici dersler sunmaktadır. Ülkemiz komünist hareketinin, anlamak ve öğrenmek isteyen komünist kadrolar için, oldukça değerli bilgilerle, anılarla, teorik ve politik derslerle dolu bir tarih yaprağının önümüze düşmesidir. Bu büyük hazineyi, yoğun bir çaba ve emekle bize ulaştıran Haluk Gerger hoca, çok özel bir teşekkürü hak etmektedir. İyi ki varsın hocam.

 

Hasan Oğuz

Haziran 2015

 

 

Haluk Gerger

Canavarın Ağzında;

Amerikan Komünist Partisi Tarihi, 1919-1959

Cilt I; Kuruluş ve Çocukluk Dönemi

Yordam Kitap… Eylül 2015

Hakkında Hasan OĞUZ

Hasan OĞUZ

Bu habere de bakabilirsiniz.

YURTSEVERLİK VE YURTSEVER HAREKETİN AHLAKI – 1 / Orkun Yıldırım

Günümüzde Kürdistan sorununa baktığımızda tablo aynen şöyledir. Bulanık bir su içinde kimin ne olduğunu, yapılan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir