Cumartesi, Mayıs 19, 2018
Destpêk » ÇAND HUNER » “DİLEK VERELİM”  ya da  “OHAL GÜNLÜĞÜ” *

“DİLEK VERELİM”  ya da  “OHAL GÜNLÜĞÜ” *

Serin bir Nisan sabahı. Dün geç saatlere kadar oturduğum halde yine fazla uyuyamayıp erken kalktım. Bütün suç birçok dalda Oscar’a aday olan filmlerden olan “Suyun Sesi”nde!  Dün akşam “mahalle Bakkalı”ndan bu filmi alıp izledik. Mahalle bakkalı derken mizah yaptığımı anlamışsınızdır. Her semtte bulabileceğiniz korsan CD satan “dükkân”lardan söz ediyorum. Tanesi 2,5 TL’den film alıyor, ara sıra “sinema günleri” yapıyoruz. Guillermo del Toro’nun yaptığı “Suyun Sesi” fantastik bir dramaydı. Başrol oyuncusu Sally Hawkins’ın performansı da çok iyiydi.

Adil Okay / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Ne diyordum evet geç yattığım halde yine erken kalktım. Bir dilim tereyağlı ekmek, Kahve ve sigara keyfinden sonra (bu sigara sözcüğünü dergi editörü sansüre uğratabilir!) önce France 24 kanalında, sonra da ARTI TV’de haberleri dinlemeye çalıştım. Hızlı biçimde de CNN Türk ve NTV’ye göz attım. Sözüm ona ciddi haber kanalı bu ikisi. Nerde.  Artık memlekette izlenecek televizyon kanalı kalmadı. İktidar borazanları aynı telden çalıyor. Sosyal paylaşım ağlarından daha hızlı ve doğru habere ulaşıyoruz artık. Tabi orda da tuzak çok. Dikkat etmek gerekiyor. Neyse radyoda TRT Klasik müzik kanalı, TRT’nin televizyon kanalları gibi “sahibinin sesi” olmamış henüz. Demek daha sıra oraya gelmemiş. Yarım saatlik “haber” dinleme çabasından sonra televizyonu kapatıyor, mutfağa gidip radyoyu açıyorum. Klasik müzik yormuyor. Salona, çalışma masama kadar geliyor notalar, tatlı bir esinti gibi.

Kapı çaldı. “Sabah sabah kim ola” dedim. Sonra hatırladım. Bu gün süt günü. Kapıyı açtım elimde tencere. Her zamanki gibi 3 litre hazırlamış sütçü amca. Elindeki bidondaki sütü tencereye boşalttı. 9 TL. Aldı gitti. Sütü yoğurt yapmak için kaynatmaya koydum.

Bilgisayarımı açtım. Her gün yaptığımız gibi www.gorulmustur.org adlı sitemizi güncellemek gerekiyor. Gelen mahpus mektuplarının okunması, tarandıktan sonra –bilgisayara geçilmesi için- bu konuda gönüllü, özverili insanlara yollanması, sonra bunların sitede ve facebook sayfasında yayınlanması. Önemli hak ihlalleri bilgisi taşıyanları basına duyurma işi. Sonra da her gelen mektuba kısa da olsa cevap yazılması. Neyse ki yalnız değilim. Bir ekip halinde çalışıyoruz. Bakıyorum ekipten Gamze yine mesaj yollamış. “Ya abi, her iki saatte bir haber çıkacak biçimde planlayalım diyorum ya… Saatleri karıştırmışsın. Hem bak İHD’nin yeni raporunu görmemişsin. Ekte yolluyorum. Onu da siteye koy lütfen.”

Tutsak yazar Haydar Demir’e yolladığım romanım Bafra hapishanesinde mahkeme kararıyla yasaklanmış ama aynı roman Maltepe hapishanesinde yatan Sinan Bülbül’e yine başka bir mahkeme kararıyla “sakıncasız”  bulunup verilmiş. Demek ki aynı ülkede iki ayrı hukuk var. Ne ikisi diyeceksiniz üç, dört, beş. Kim kime, tum tuma. Tam bir keyfiyet. Tam bir keşmekeş. Zulüm yarışına girmiş zebaniler. Tekirdağ hapishanesinden de hasta tutsaklardan Hasan Gülbahar ile Yaşar İnce haber yollamış yakınları aracılığıyla, “Adil arkadaş, burada her türlü kitap yasaklandı. Dergi, gazete yasak. Mektuplarınız da gelmiyor. Yollayacaksanız taahhütlü yollayın.“ diye.

Masamın üzerinde “iade” mührüyle geri gelen kitap paketleri var. Hiçbir açıklama yok. Hapishane idaresi gönderdiğim kitapları “İade“ mührü basıp geri yollamış bana. Nasıl kızıyorum ama. Bir de PTT’de kuyruğa girip beklemek yok mu? Sonra aradan birkaç hafta geçiyor paket “kötülük mührü” vurularak geri dönüyor. Neyse ki hepsi geri dönmüyor, başka hapishanelerde kitap serbest. Serbest olanlarda da 8 – 10 kitap sınırlaması varmış. Ona bile sevinir hale geldik.

Sıraya koyduğum mektup destesini alıyorum. Okuduktan sonra zarfların arkasına aldığım notlar var. Hasta tutsaklardan Zeliha Bulut mektupların kaybolduğunu ya da çok geç ulaştığını yazmış. Behcet hastası Adnan Öztel, OHAL koşullarında tedavisinin de aksadığını yazmış. Kanser hastası Mehdi Boz 8 Mart mesajı yollamış. M. Garip Yaş dergi istiyor. Gönül Bulut, resim ve mektup yollamış Nurettin Erenler güzel bir haber vermiş mektubunda. Ara sıra iyi haberler almak sevindiriyor. Ama Meral Ekin Diner’e çare olamadık. 2 yaşındaki bebeğine tam bir yıldır hasret. “Adil abi, Bu ülkeye dair tek beklentim, çocuğumu iyi yetiştirmekti. Ne bebeğim kaldı elimde ne de umudum.” demiş, Şakran Hapishanesinden yolladığı, yürek yakan son mektubunda.

Doktor Ayhan Kavak yeni bir öyküsünü yollamış. Ergül Çiçekler de öyle. Onları da yazmaları için arkadaşlara yollayacağım. Sahi Seyit Oktay’ı unuttum. O da yeni bir kitap hazırlığındaymış. Nimet Çaçan, Hasan Şahingöz ile Resul Baltacı da mektuplarına kısa cevap veriyorum diye sitem etmişler. Aslında bu sitem genel olarak “dışarıya”. OHAL’in ilanından sonra mektup yazanlar da azalmış. Oysa en çok bu dönemde mektuba ihtiyacı var tutsakların.

Eyvah sütü unuttum… Allahtan taşmamış.

İlkbahar erken geldi yaşadığım kente. Balkona çıkıyorum. Masada nergis çiçekleri duruyor üç gündür. Hâlâ güzel kokuyor. Önceki pazar da piknik yaptık arkadaşlarla. Görülmüştür gönüllülerinden fotoğrafçı arkadaşlarım Arif kılıç, Ali Osman Abalı ve ben bol bol fotoğraf çektik. Baharı fotoğrafladık. Sarı papatyaları, boy veren gelincikleri. Tutsaklara kartpostal yapıp yollayacağız. Her iki – üç ayda bir yeni, özgün fotoğraflarla onlar için 500 kadar kartpostal bastırıyoruz. Neyse grafikerimiz Tülin tasarımları gönüllü yapıyor ve ucuza bastırıyor. Yoksa zorlanırdık.

Süt ılımış, buzdolabından geçen hafta yaptığım yoğurttan ayırdığım mayayı çıkarıp birkaç kaşık alıyor ve süte karıştırıyorum. Sonra tencereyi havluya sarıp mayalanmaya bırakıyorum. Antakya’da ninem bu işleme “yoğurt uyutmak” derdi.

Yoruldum. Hep hak ihlali haberi okumak, yazmak, yayınlamak moral bozuyor. Bilgisayarı kapatıyorum. Saat 13.00 şimdi Öykü okuldan çıkıp gelir. Çocuğa yemek hazırlamak gerek. Anne (Tülin) çalışıyor, yemeği fazla yapmalı ki ona da kalsın. Gerçi bu aralar aramız gergin. Ona kızıyorum. Kaç yıl boyunca ona sokaklardan, sahillerden taş taşıdım, heykel çalıştığı için. Bu yıl da taşı bıraktı marangozluğa başladı. Geri dönüşüme katkı sağlıyormuş. Tamam yaptığı özgün masalar, sandalyeler, sehpalar işe yarıyor amma velâkin çöpten topladığı tahta parçalarından yer kalmadı kilerde. Şimdi de yavaş yavaş -tepkimi de ölçerek tabi- balkonun birini işgale başladı.

Hay aksi az daha unutuyordum. Notlarım arasında var hâlbuki. Redfotoğraf grubu ile ortak hazırladığımız “Düşler tutsak edilemez” adını verdiğimiz serginin Adana durağı için basın açıklaması yazmam gerekiyordu. Onu da akşama bırakayım bari. Neyse ilk yazdığımız açıklama üzerinde kolaj yaparım, kolay olur.

Telefonumu açıp gelen mesajlara bakayım diyorum. Çalışırken kapatıyorum. Adım da “telefon özürlü”ye çıktı bu nedenle. Bekir ve Şerife’den mesaj gelmiş. “Wernicke Korsakof ve eski mahpuslarla dayanışma ağı” grubundan arkadaşlar. Adana’da açılacak sergi için destek sundular. Afişler hazırmış. Şerife de Gaziantep’te açılan sergimizi toplamış. Otobüsle Adana’ya getiriyormuş. Belediye afiş ve pankartı üstlendi ama kokteyl ve kargo ücreti var. onu da biz öderiz ne yapalım. İmece usülü aramızda para toplayıp hallederiz. Sonuçta haberler iyi. Bu arada Temel’e de (Demirer)  cevap vermem gerekiyor. İstanbul’da düzenlenecek panele katılıp katılmayacağım konusunda. Sergilerimizle çakışmasa olur demiştim ama hala tarihlerde belirsizlik var. Tabi OHAL nedeniyle birçok kentte sergi açacak salon bulanıyoruz. Yasak, Sansür ve oto-sansür sorunu sanatın ve sanatçıların elini ayağını ve ağzını bağlıyor. Hem devlet hem sözüm ona sanata destek olan sermaye grupları “ehlileştirdikleri” sanatçıları destekliyor. Ses çıkaran, itiraz edenlerin de sesleri yeterince duyulmuyor. Bu korku imparatorluğunun sınırları içinde yaşayan sanatçılardan “susanları” çok fazla suçlama hakkımız yok belki ama “eli kanlı devlet” diliyle konuşanları, zalimin kılıcını kuşananları teşhir etmek ve onlara (biz affetsek bile) tarihin affetmeyeceğini, alınlarına yapışan kara lekeyi, zamanın da silmeyeceğini hatırlatmak gerekiyor.

Neyse dert çok. Biraz dışarı çıkıp hava alayım. Merkez Postaneden hem mektuplarımı alayım hem de yeni yazdığım mektupları ve kitap paketlerini postalayayım. Neyse pul desteği geliyor eş dosttan da başa çıkabiliyoruz. Malum Görülmüştür Ekibi’nin manifestosunda devlete ve tekellere mesafeli olma ilkesi var. Yani devletten destek – AB’den falan fon almıyoruz. Aramıyoruz da.

Dolmuşta oturacak yer bulunca çantamı açıp bitirmek üzere olduğum kitabı çıkarıyorum. Agnes Smedley’in “Toprağın kızı” adlı romanı oldukça akıcı ve aynı zamanda sarsıcı. 1920’lerde ABD’li sıra dışı bir kadın tarafından yazılmış bir roman. Steinbeck’in “Gazap Üzümleri”ni çağrıştırıyor. Ülkemizde yeterince tanınmaması üzücü. Bitmek üzere diye üzülüyorum. “Toprağın kızı”ndan önce de iki kadın yazarın romanlarını okumuş ve çok beğenmiştim. Arundhati Roy’un “Mutlak mutluluk bakanlığı” ile Margaret Atwood un “Damızlık kızın öyküsü” son bir yılda okuduğum en iyi romanlardı diyebilirim. Ancak masamın üzerinde okunmak için bekleyen, sıraya koyduğum onlarca kitaba ve dergiye bakınca canım sıkılıyor. Eskisi kadar hızlı da okuyamıyorum artık. Bir de rutin işler, telaşlar, dünyevi işler az zaman almıyor.

Bu gün aldığım habere göre Ümran’ın (Düşünsel) yeni romanı yayınlanmış, ismi de ilginç: “Yüzün Eksik parçası”. Elime geçince onu ön sıralara almalı. Ümran’a da kutlama mesajı yazmalı.

Akşam. Evdeyim. Yorulmuşum. Dönüşte dolmuşa binmek yerine yürümek de yordu tabi. Yemekten önce salonda bulunan divanda biraz kestiriyorum. O kısa uyku anında bile rüyama yeni tutuklamalar, hapishaneler, savaş ve ölümler giriyor. Babamı kaybettikten sonraki taziye günlerinde halamın, “herkesin ölüsü kendisine değerlidir oğlum” diye konuştuğu anı yeniden yaşıyorum rüyamda.  Tabi bölük pörçük. Sonra uyanıyorum. Hava kararmış. Sessizliği “Dilek verelim” diye bağıran genç bozuyor. Evimizin altı, sağı solu lokanta dolu. Birinci katta oturduğumuz için sokağın tüm sesleri eve doluyor. Genç bir adam her akşam, hava kararır kararmaz lokantaların önüne gelip bağırıyor. “Dilek verelim…”. Önce anlamıyor ne diyor diye merak ediyordum. Sonra öğrendim. Dilek feneri satıyormuş. Müşterilerin isteği üzerine feneri yakıp bırakıyor. Fenerin gökyüzüne yükselişini izlemek de güzel oluyor. Ama “dilekçi” bu akşam daha “siftah” yapmamış sanırım. Daha bir canhıraş bağırıyor:

“Dilek verelim… Dilek verelim…”

Diğerlerine benzeyen, ağır bir “OHAL” günü daha bitiyor…

 

[email protected]

*Sancı Kültür Sanat edebiyat dergisi, s. 17.

Hakkında Adil OKAY

Bu habere de bakabilirsiniz.

IRAK GENEL SEÇİMLERİNDE KÜRDİSTAN BÖLGESİNDEN İLK SONUÇLAR

Irak ve Kürdistan Bölgesi’nde dün gerçekleşen Irak Parlamento Seçimleri’nde ilk gelen sonuçlara göre Kürdistan Demokrat …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir