Salı, Temmuz 23, 2019
Destpêk » DİPLOMASİDE PUSULAYI ŞAŞIRMAK/ABDURRAHİM GÜMÜŞTEKİN

DİPLOMASİDE PUSULAYI ŞAŞIRMAK/ABDURRAHİM GÜMÜŞTEKİN

Diplomasi alanı, deyim yerindeyse şeytanlarla cinlerin birbirlerine karşı ince ayar çektikleri bir düzlemdir. Burada kaba saba hareketler, ayak oyunları, koz kullanma, tehdit sallama, kurnazlıklar falan filan pek işlemez. Devletler veya çeşitli örgütler, orduları veya askeri güçleri (neyse artık) veyahut varsa ellerinde birtakım (neme nem ise artık) kozlarıyla değil, tecrübeleriyle, birikimleriyle, yetenekleriyle ve tabii ki akıllarıyla diplomasi yapabilirler ancak. Silahla orduları imha edebilirsiniz ama diplomasiyle de kıramayacağız silah yok.

Diplomasi ve ayak oyunları

Uluslar arası diplomasi demek, Şeytan Üçgen’inde iş koşturmak demektir.

Şeytan Üçgeni’nin çekim gücü biliniyor. Uçak veya geminin hangi bayrağı taşıdığına bakmaz, olmaya ki çekimine kapılasınız, sizi sulara gömer.

Akıl vermek gibi olmasın ama Amerika veya Rusya veyahut Avrupa’nın belli başlı bir devleti, gemisini şeytan üçgeninde yüzdürürken, hangi kriterlere bakıyor ve nelere dikkat ediyorsa, geri kalan dünya devletleri ve hatta henüz devlet katına varmamış büyük örgütler de en azından onların gösterdiği hassasiyet ve duyarlılığa bakarak diplomasi yapabilirler, aksi halde gemilerini yüzdürmeleri olanaksızdır.

Son yıllarda uluslar arası diplomasi de pusulasını şaşıran, ne yaptığını pek bilmeyen, aksak kalan devletlerden biri de Türkiye’dir.  Açıkçası AKP, son dört beş yıldan beri, diplomatik ilişki ve faaliyetlerinde büyük çamlar devirmektedir. R.T. Erdoğan, cihan lideri havasında, resmen megaloman bir halet-i ruhiye içinde, sanki dünyayı yeniden keşfetmiş gibi, sanki dünyaya yeni bir düzen verecekmiş gibi çok ultra bir hava yansıtıyor. Ahmet Davutoğlu’da stratejik derinlik içinde kalmış, uydu olmaktan başka bir şey yapmıyor. Tabii dünya âlem bu abartılı ve aslında aklı zorlayan, en azında hangi akılla yapıldığı kolay anlaşılmayan bu tuhaflığın farkındadır.

AKP Hükümeti, diplomasi yaparken, ne yapmak istediğini kırk metreden belli ediyor. Elbette bir şeyi belli etmek başka, doğrudan ifade etmek başkadır. Belli etmek ima etmek de değildir, çok başka şeydir. Açıkçası bir şeyi göz göre göre birilerine yutturmaya ve/veya zorla kabul ettirmeye çalışmaktır. Bunu yaparken de emelinizi saklayamıyorsanız, belli ediyorsanız, bu da bir amatörlüktür. Örneğin; AKP Hükümeti, daha düne kadar, bir nedenle (bilinmeyen bir şey değil) Salih Müslim’i resmi olarak Türkiye’ye davet ederken, şimdi de tersi bir nedenle (bu da bilinmeyen bir şey değil) “PYD ve YPG, teröristtir” diyor. Birileri de, “terörist idiyse dün neden ülkene davet ettin”  diye sorar elbet. Türkiye başbakan’ının verdiği şu yanıta bakın: “…O zaman PKK’nin bütün silahlı unsurlarını Türkiye’den çıkarıp Türkiye’de bir daha silahlı mücadeleye girmeyeceği taahhüdü vardı. Dolayısıyla PYD’ye yaklaşımımız da aynı değildi…”

Açıkça anlaşılıyor ki “dün dündür, bugün bugündür” demek istiyor A. Davutoğlu. (Bu beyanıyla PKK’nin da terörist olmadığını bilemeden vurgulamış oluyor, zira bu sözünden benimle uzlaşan bir PKK’ de terörist değil manası çıkıyor.)

Diplomasi ve gerçek

Peki, bütün dünya devletleri bu tutarsızlığı nasıl düşünebilir? Elbette kimse A. Davutoğlu’na hak vermez ve T. Devleti,  dün şöyle gördüğünü bugün böyle görüyor diye dümen değiştirmez.

Eğer dünya devletleri, R.T. Erdoğan’ı dünya lideri olarak görseydi, belki bu tutarsızlığı görmezden gelebilirdi, tıpkı Türkiye’de tuhaflıkları görmezden gelenler gibi. Türkiye devleti ve hükümeti, kimi düşman görüyorsa onu terörist ya da münafık olarak ilan ediyor ve istiyor ki bütün dünya devletleri de kendisine uysun. Şu tuhaflığa bakar mısınız, hele bir söyleyiniz, sizin dünya içindeki hacminiz ve ağırlığınız nedir, kim sizi ne sayıyor?

Suriye meselesinin bu noktaya gelmesini sağlayan müsebbiplerden biri de R.T. Erdoğan değil mi, zira buradan çıkarmak istediği sonuç başkaydı, başka hayaller kurmuştu, o yüzden “kardeşim” dediği Beşar Esad’ı düşman ilan etti! Şimdi de dün dost görmeye başladığı PYD’yi bugün düşman ilan etmiş, dolayısıyla terörist yaftası yapıştırmaya çalışıyor. Burada ciddi bir güven krizi de çıkıyor.

Kim bu tutarsızlığınızı görmezden gelir, neden gelsin? Pabucunuzu cebinize aldığınızın farkında mısınız?

Herkes sizin derdinizi biliyor ama sizin emeliniz kime ne? En önemlisi siz, bu halinizle derdinizi kime anlatabilirsiniz, kiminle ne paylaşabilirsiniz? Anormalliğinizle kendinizi kime kabul ettirebilirsiniz?

Derdiniz belli, Kürt sorunu…

Ama sorunu çözmek istemediğiniz için Kürtleri düşman bellemişsiniz ve Kürtleri kırıyorsunuz, katlediyorsunuz, ama Kürtlere boyun eğdiremiyorsunuz, eğdirmeniz imkânsız, zira şimdiye kadar her yolu denediniz, olmuyor işte. Olmayacak da…

Ama bu arada yaşanan tahribatların neye yol açtığını hiç düşündünüz mü?

Bir kez düşünün, 1984-1995 yılları arasında (on bir yılda) yaşanan tahribatlar nelere yol açmıştı? Aradan yirmi yıl (1995-2015) geçmesine rağmen “Çözüm Sürecini” topluma anlatmak için neler yapılmadı? Küçük Meclisler, komisyonlar, seminerler ve Akil adamların özel çalışmaları… Toplum, zar zor barışı kabul etmeye başladı.

Şimdi bir soru sormak lazım. 1984-95 yılları arasında (on bir yılda) süren savaşla yapılan tahribatlarla son yeddi ayda süren savaşla yapılan tahribatlar karşılaştırıldığında nasıl bir sonuca varabiliriz? Aklı başında her insanın bu soruya vereceği yanıt açıktır.

O halde nasıl bir vahamet içinde olduğumuz da açık değil midir?

Büyük facialar yaşanıyor, her taraf kan gölüne döndü, yetmez mi?

Psikolojisi bozulmayan kaç insan kaldı, yetmez mi?

Psikolojim bozulmadı diyen vampirler kana doymadı mı?

Açıkçası Türkiye ve Kürdistan tımarhaneye dönmek üzere değil mi?

Merak ediyorum doğrusu, tımarhaneye nasıl bir anayasa gerekiyor? Meclis ne tartışıyor?

Merak ediyorum doğrusu, kime anayasa yapacaksınız, ölülere ve delilere mi?

Her tarafı yangın sarmışken ve kan götürürken, öncelikle yapmanız gereken iş nedir? Önce bir ateşi söndürün, kanı durdurun, barışın yolunu açın, insanlar sakin bir ortam görsün, biraz rahatlasın, biraz huzur bulsun, sonra neyi tartışırsanız tartışın…

Tekrar altını çizerek belirteyim, T.C devleti ve hükümetini açmaza iten şey, Kürt karşıtı politikasıdır ve sorunu çözme değil, silahla halletme yoluna gitmesidir. Bunda daha da ısrar edilmesi, deli saçması bir inattır, açıkçası cinnet getirmedir. Hala geriye dönülebilir bir noktadayız, ama hemen ateş kes ilan edilirse ve ortam biraz yatışırsa belki zamanla insanlar yaralarını sarabilirler, aksi halde cinnet getirmeye ramak kaldığını herkes bilmeli… Ondan sonrası tufandır….

Abdürrahim Gümüştekin

[email protected]

 

Hakkında Abdürrahim GÜMÜŞTEKİN

Abdürrahim GÜMÜŞTEKİN

Bu habere de bakabilirsiniz.

AMED KENT KONSEYİ TOPLANTISI \ GÖZLEMLERİM

31 Mart Yerel Seçimlerinde Kayyum döneminin sona ermesiyle birlikte Kürdistan’ın birçok belediyesi yeniden sahiplerinin (HDP …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir