Cuma, Nisan 6, 2018
Destpêk » GIŞTÎ » GÖNÜLLERDE YAŞAYAN SEYİD RIZA ÖLÜP DİRİLDİ!..

GÖNÜLLERDE YAŞAYAN SEYİD RIZA ÖLÜP DİRİLDİ!..

Dersim coğrafyasının yetiştirdiği büyük önderlerden biri Seyid Rıza’dır. Seyid Rıza’nın doğum tarihi her eski Dersimli gibi pek de belli değil. Doğum tarihi için değişik tarihler verilir. Çoğu araştırmacı doğum tarihi olarak 1862, bazıları da 1863 tarihini O’nun doğum yılı olarak verirler.

Abuzer Bali Han / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Seyid Rıza’nın gerçek doğum tarihi 81 yaşında asıldığı hesaba katıldığında 1856 yılı O’nun doğum yılı kabul edilir. Halkımız Pir Seyid Rıza’nın Hakk’a yürüyüşünün 80. yıldönümü olan 15 Kasım’da O’nu bir kez daha saygı ve rahmetle anıyor!..

Elazığ’daki mahkeme tutanaklarında Seyid Rıza’dan şöyle bahsedilir: „Seyid Rıza, Hozat’ın Sin nahiyesine bağlı Ağdat Köyü’nde ikamet etmektedir.“ Cumhuriyet Savcısı Hatemi Şahanoğlu tarafından okunan iddianamede: „Seyid Rıza, Viyalık (Viyalıke) ve Sosenkale’de (Sesenkale) adındaki yerlerde oturmaktadır. Viyalıke, Sin Nahiyesi’ne yakın olan bir yerleşim yeridir.“ diye yazar.

Seyid Rıza’nın ortanca oğlu ve kendisinin yerine geçecek olan Bava İbrahim’in Kırganlılar tarafından öldürülmesinden sonra, Seyid Rıza, bu mıntıkada bir de konak yaptırır. O, halk arasında “Sey Rızoyê Xaçeliye” (Haçelili Seyid Rıza) diye de tanınırdı.

Haçeli (Xaçeli, yeni adı Dikenli) Seyid Rıza’nın aşiretinin Yukarı Abasanların yerleşim köylerinden biriydi. Adından da anlaşıldığı gibi Zaza ve Türklerin „Haçlıların yani Hıristiyanların yaşadıkları yer“ diye adlandırdıkları „Haçlı Eli, Haçeli“ ya da bölgenin en büyük kilisesinin olduğu yerden dolayı bu bölgeye bu ad verilmişti. Seyid Ağa ve Seyid Rıza kardeştiler. Babaları Seyid Baba (Bava) İbrahim ve O’nun babası Seyid Musa da zamanında burada ikamet etmişlerdi. Haçeli çok eski bir Ermeni yerleşim yeriydi. Bu köy Dersim’de ulaşılması zor olan köylerden biriydi. Bir kez buraya tekerlekli vasıtaların hiç birinin tekerlek izi değmemişti. Sadece hayvanlarla orman ve dağlık bölgelerden geçerek buraya ulaşılırdı. Buraya yerleşenler kendilerini hep güvende his ediyorlardı.

Dersim tarih boyunca özgür yaşamış, düşmanlarına baş eğmeyen bir diyar olarak bilinir. Ta ki 1937 ve 38 yıllarına kadar. Herkesin bildiği gibi bu yıllarda Dersim yakılıp, yıkılır. Taş üstünde taş bırakılmaz. Üstüne üstlük bir de bu tahribatı yapanları devlet bölgede birer kurtarıcı olarak bölge halkına tanıtmaya çalışmış. Tartışması günümüze kadar süren tarihi Dersim katliamlarının sorumluları ne yazık ki günümüzde Dersim’i kurtaran birer kahraman gibi halkın bir kısmına benimsetmişler. Günümüzde ortaya çıkan resmi belgeler hiç de bunun böyle olmadığını kanıtlamaktalar. Belge ve tanıklarla Dersimlileri katledenlerin gerçek yüzleri artık ortaya  çıkmıştır. Katliamın yapıldığı 1937 ve 1938 yıllarında yöneticiler kimler ise katliamları yapanlar da onlardır. Çıkan kararların altında Dersim’i ortadan kaldırmayı kim hedeflemişse Dersim katliamının sorumluları da bizzat onlardır…

Atatürk‘ün Trabzon’a ilk ziyareti olan15 Eylül 1924 tarihinde kaldığı köşkteki harita üzerinde Dersim nasıl ortadan kaldırılır planlarını yapması O’nun gerçek niyetini de ortaya koyar. Sonra başbakan İsmet İnönü 1937’de,  O’nun yerine 1938’de tayin edilen Celal Bayar ve ordunun başında olan Fevzi Çakmak Paşa, Dersimi ortadan kaldırmak için emir veren ve on binlerce kişiyi katledenlerin sorumlusudur. Bunu kanıtlayacak olan diğer bir örnek de daha birkaç yıl önceki başbakan Davutoğlu da Dersim’i katledenlerin adını yukarda belirtilen isimlerle sıralamıştı!..

Aşağıdaki belge de emri verenleri ispatlamaktadır! Ayrıca Dersim hadisesinde hareket bölgesine Cumhurbaşkanı Muhafız Alayı da meclisten habersiz olarak Atatürk tarafından Dersim’e gönderilmiş, yıkım ve talanların çoğunun öncülüğünü de bu askeri alay yapmıştı!..

Dersimi ortadan kaldırmak için başta Türkiye Reisicumhuru, başbakan ve bakanların imzalı bir resmi belgesi aşağıda gösterilmektedir:

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Seyid Rıza’nın yıllarca saklı tutulan Atatürk ile idam edilmeden önceki buluşmasını hep gizli tutmuştu. Güya bununla asılmadan önce „Atatürk, Elazığ’da olmuş olsaydı Seyid Rıza’yı af edecekti!“ yalanı Dersimlilere benimsetilmek isteniyordu. Amaçlarına erişemediler desek, doğru söylememiş oluruz. Zira bölgedeki Atatürk ve İsmet Paşa sevgisi bu gerçeği ele vermektedir. Gerçi güneş balçıkla sıvanmaz! Gerçekler er veya geç ortaya çıkar. İşte bunun örneği kozmik odada yıllarca saklı ve gizli tutulan, son dönemde kozmik odaya girme ile ele geçen, hükümetçe açıklanmış olan MAH’ın (Milli Amele Hizmetleri, bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı) raporudur. Bu açıklama ile devletin o günkü başı ve hükümetin de başbakanı, Seyid Rıza için daha önceden idam kararını verdiklerini ortaya koydu. Kararın aksettirilmesi Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa’nın aleyhinde olacağı için devlet bunu hep gizli tuttu. O dönemde Atatürk’ü izleyen gazeteler de yalan haberler yayarak kitleleri aldatmışlar. Bu gerçekler gizlenmemiş olsaydı, hiç bir milletin evlatları, kendilerini soykırımdan geçirenlerin adlarını taşıyarak ve bu adları kendi çocuklarına ad olarak veremezlerdi!..

1932 yılında devletin yayınladığı ve şifreli olan bir „Ma Hareket“den o yıllarda bahsedilmekteydi. Kimsenin bilemediği bu şifreli hareket ile Dersim topyekun ele geçirilecek, etkin olan Dersimliler ise ortadan kaldırılarak etkisiz kılınacaklardı. Devlet, Dersim’de karanlık insan ve ajanlarıyla Dersim’i içten fethetme girişimlerine başlamıştı. O dönemde geniş bir hareketi yönlendirecek bir bütçe olmadığından, Ma Hareketi de geciktirilerek daha sonraki yıllara bırakılmıştı. Devlet o zaman Dersim’de (MAH) olarak zaten gizli bir örgütlenmeye başlamıştı. Bu adın o dönemde Milli Amele Hizmetleri, günümüzde ise Milli İstihbarat Teşkilatı olarak önemli görevler üstlendiği bilinir. MAH Hareketi veya MAH örgütü, Seyid Rıza, Elazığ’da asılırken örgüt tüm dizginleri elinde tutmuş, Seyid Rıza ile Atatürk’ü istasyonda buluşturmuştu. Bu buluşturmayı Yeni Şafak Gazetesi MAH’ın tutanağını açıklayana kadar hep gizli tutuldu. Baştan itibaren MA Hareketi, Dersim’deki sosyal olayları ve hak aramayı „Dersim İsyanı“ olarak halk arasında propagandasını yapmaktaydı. İsyan olunca da topyekun tepeleyip yok etmek amaçlanarak, olaya Türk halkı seyirci bırakılacaktı. Tıpkı valinin çağrısına uyarak Erzincan’a görüşmeye giden silahsız olan Seyid Rıza’yı şaki gösterildikleri gibi, yine yayılan bir sahte habere göre de güya: Atatürk’ü beklemiş olsalardı O, Seyid Rıza’yı af edecekti! Halbuki Atatürk ile görüşen Seyid Rıza’ya Atatürk bizzat görevlileri göreve çağırarak: „Bu adamı hemen götürün asın!“demesi bu uydurulan yalan haberleri çökertmektedir. Tüm bunlara rağmen yine de bugün Dersim’de „Atatürk’ü bekleselerdi O, Seyid Rıza’yı af edecekti!“yalanına inananların sayısı az değildir… 

Atatürk ile Seyid Rıza görüşmesi

Atatürk ile Seyid Rıza’nın idam gecesi karşı karşıya getirilmesi tesadüfi değildi. Dilden dile günümüze kadar gelen bu olay artık devlet raporuyla gerçek olduğu kanıtlandı. Devletin resmi tutanağı aşağıda olduğu gibi:

 

MAH Başkanlığına / Ankara

Milli Amele Hizmetleri

(Milli İstihbarat Teşkilatı)

-Hususi-

 

Ankara’dan alınan şifreli talimatname ile İhsan Sabri Bey ile görüşülüp ve İhsan Bey’in vereceği emir ve talimatnamelere harfiyen riayet edilmesi gerektiği, bunlarla ilgili raporunda süratle Başvekalet’e iletilmesi emredildi. Bunun üzerine İhsan Sabri Bey’le görüşüldü. Bize hafta sonu Seyid Rıza ile alakalı mahkemenin toplanacağı ve karar verileceği ve idamların hafta sonuna yetiştirilmesi gerektiği ifade edildi. Yalnız en önemli nokta mahkeme kararını verdikten sonra, Seyid Rıza ile Reisi Cumhurumuzun bir araya getirileceğini, bunun çok çok gizli olması gerektiğini, bunun için lazım gelen tüm tedbirlerin büyük bir hassasiyetle yürütülmesi, ayrıca MAH bünyesinden Zazaca bilen en güvenilir görevlinin bu yolculuğa hazırlanması talimatını verdi…“ adı geçen resmi raporda vurgulanır.

Mevsim zemheri idi. Buluşma vagonundaki hava ise zemheri ayının soğuğundan daha beterdi! Hava çok gergin, kurşun gibi ağırdı! Yüreklerin kulakları sağır denecek kadar duyarsızdı. Hiç kimse, hiç bir şeyi sanki duymaz gibi olmuştu. Reste, rest çekilmiş, iki lider eşit olmayan şartlarda boy ölçüşeceklerdi! Atatürk, var gücüyle etrafında olanları çağırdı! Seyid Rıza’nın omuzlarındaki yük ise oldukça ağırdı ve Mustafa Kemal’e bağırdı:“Ne yapacaksan yap, be adam! Bildiğini ardına koyarsan namertsin!“ dedi…

Bu tarihi buluşmaya tanık olanlar Mustafa Kemal Atatürk’ün yaveri ile kendisine hizmet eden bakıcısından başkaları değildi. Bir de olayın kahramanları olan Mustafa Kemal Paşa ile Dersim’in Serdarı Ekremi Seyid Rıza, bu restleşmenin tek tanıklarıydı. Sonra yaver ve bakıcı da odadan dışarı çıkarıldılar. Sadece konuşulanları yazacak olan bir Milli Amele Hizmetleri görevlisi kalmıştı.

Yukarda adı geçen rapordaki bilgileri Dersim direnişinde adı ön saflarda geçen yiğit ve kahraman İdare Bırahim (İbrahim) Ağa’nın Oğlu Seyithan Ağa, Seyid Rıza’yı anlatması, yukardaki gazetede çıkan devletin resmi tutanağına çok yakın bilgileri içermekteydi. Dilden dile ve kulaktan kulağa gelen tarihi bazı karanlık olaylarda, anlatılanların bir kısmının gerçeği yansıttıklarını hesaptan uzak tutmamak gerek. İdare Bırahim Ağa’nın oğlu Seyithan Ağa’nın olayların içinde olan ve görgü tanığı olarak babasından dinledikleri bilgi ve olayları aydınlatan konularda özetle olaya şöyle değinmişti:”Seyid Rıza’yı idam gecesi önce istasyondaki trende rakı içen, Mustafa Kemal’in huzuruna götürülmüştü. Bunu Mustafa Kemal Atatürk emretmiş, Seyid Rıza, kompartmana getirildiğinde gece bir hayli ilerlemişti. Mustafa Kemal, çok içmiş ve sarhoştu. Elleri kelepçeli olan Seyid Rıza, O’nun huzuruna çıkarılmıştı.“ der. Mustafa Kemal Atatürk, oturduğu sandalyede yerinde kıpırdamadan ve istifini bozmadan, Seyid Rıza’ya:“Hele bir bak bana! Beni tanıdınız mı?“ der.

Seyid Rıza, şöyle dik dik bakar ve sözüne devam ederek: “Nereden bileceğim ki sen kimsin! Osmanlının bir sürü zabiti var. Sen de onlardan birisin! Söyle bana, ne söyleyeceksen! Sizin mahkemelerinizi de, adaletinizi de,

Sonraki Önceki
Slide 1 | Your Content
Slide 2 | Your Content
Slide 3 | Your Content

Sonraki Önceki
alın başınıza çalın! Bu yaştan sonra öğrenemediğimiz hile ve yalanlarınızı da sayenizde öğrendik.“ der.

Mustafa Kemal Atatürk, Seyid Rıza’ya biraz daha yaklaşarak:“Bana iyi bak! Nasıl tanımasın be! Ey koca ihtiyar? 1916 yılının Mayıs ayında 16. Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır’a tayin edildiğimde Dersim’e de gelmiştim. Seninle Ovacık’ın Zerenig (Yeşilyazı) bölgesinde ilk defa orada görüşmedik mi? O zaman da Kürt Devletini kurma çalışmaları içindeydiniz! Sadece bugün değil, dün de ihanet içindeydiniz!..“ der.

Seyid Rıza, Atatürk’e bakarak: „Hatırlamaz olur muyum be adam?!. O zaman da, sözünüze nasıl inanacağım, demiştim! Siz de ‘Söz namustur!’ demiştiniz! Hiç unutur muyum? Bak bizlere nasıl eziyet ediyor, halkımızı kırarak, nasıl da perişan ediyorsunuz! Ruslar Erzincan’a kadar geldiklerinde, biz Dersimliler olmasaydık, size yardıma koşmasaydık, onlar sizin Ankara’nıza kadar dayanacaklardı. Bunu ne kadar da çabuk unuttunuz? Hatta daha fazlasını söylemiştim. Demiştim ki: „Osmanlıda oyun çoktur! Bir oynu bozulur, yerine yenisi konulur!“ diye. „Doğru söyleyip, doğru teşhis koymamış mıyım? Ben sizi tanıdığım kadar tanımışım. Tanıdığım gibi, hiç de yanılmamışım, anlıyor musunuz? Söz namustur, dediğin bu mudur?“ diyerek Mustafa Kemal’in gözlerinin içine bakarak O’nu yanıtlıyordu!..

Mustafa Kemal Atatürk, Seyid Rıza’ya aşağılayıcı bir tavırla:“O zaman görevliydim. Görevim de yaptığınız tezgahı bozmaktı. İşim ile verdiğim söz arasındaki fark, görevimin yerine harfiyeten getirilmesini engelliyemez! Görev her zaman kutsaldır! Onu yerine getirmek, o bizce bir zorunluluktur. O zaman da işimi yaptım ve başardım. Bugün de işimi yapıyor ve yine başaracağım. Bundan hiç şüphen olmasın!“ der.

Seyid Rıza, O’na dönerek:“ Bildiğinden hiç şaşma efendi! Ne yapacaksan yap! Yalvarmamı bekliyorsan, yanılıyorsun! Evladı Resul, zulmedenlere hiçbir vakit yalvarıp, af dilememiş ve zalimin saflarında hiçbir zaman yerini almamıştır!“ diyerek sözlerini bitirir.

Mustafa Kemal Atatürk, Seyid Rıza’ya bakarak: “1916 yılında Zerenig’teki o aşiret reislerinin toplantısında anlaşmayı sağlayana kadar elini bana tam üç defa öptürmüştün!  Bir Yarbay ve Kolordu Komutanı vekili olarak, beni o kadar haydudun içinde küçük düşürdüğünü unuttuğumu mu sandın?!.“ der.

Yarbay olarak Mustafa Kemal, o zaman Rusların, Kürtlere yapacağı yardımın önünü kesmiş, Kürtlerin bir devlet kurma girişimini boş vaatlerle çürütmüştü. Dersimlilerin tanıklık yaptığı o toplantıda gerçekten de Mustafa Kemal, anlaşmayı sağlayana kadar üç defa Seyid Rıza’nın eline sarılarak öptüğü, kendisine şöyle seslendiğine tanıklık etmişlerdi: “Allah sizin gibi Evladı Resul’a zeval vermesin! Hak, Muhammed Ali yoldaşınız olsun! Devleti Ali Osman’a olan güveninizi Zatı Şahanelere (Sultan Mehmed Vahideddin)  bizzat ben kendim bildirir ve takdim edeceğim!“ demişti…

Dersim ile Osmanlı Devleti tarihte pek de iyi anlaşamamışlardı. Fakat memlekette herkese hak ve özgürlük vermeyi, hak ve adalet getirmeyi söyleyen yeni Cumhuriyet Hükümeti, Dersimlilere yıkım ve felaket getirmişti. Özgürlük, demokrasi, bu yeni hükümetin getirdiği felaketin adı olamazdı. Osmanlılar bile tarihte bu kadar vahşeti Dersim’e reva görmemişlerdi! Cumhuriyet ise, bu Dersim’e uygulanan yönetimin adı asla olamazdı!.. Seyid Rıza, bu duygularla kendini ayakta tutmaya çalışırken; Mustafa Kemal’in sert ve cıyak sesi ile, Seyid Rıza’yı uyarırcasına:„ Vaktin yok! Ne desen boşuna! Darağacına çekileceksin ağa! Ama sana bir şans vereceğim! Yalnız bir şartım var. Şansını kullanır da üç defa elimi öper, af dilersen, ben de seni affeder, bağışlarım!“ der!..

Mustafa Kemal Atatürk, hızını almadan, Seyid Rıza’ya konuşma hakkını vermeden, kendi konuşmasına şöyle devam eder: “Çünkü yıllar öncesi Zeranig’te seni bağımsız Kürt Devleti’nden vazgeçirmem için, bana üç defa elini öptürmüştün ya!.. Sen, bana nasıl ki elini üç defa öptürdüysen, ben de sana üç defa elimi öptüreceğim ve seni o zaman belki af etmem mümkün olabilir! Bak, dikkat et! Af ederim demiyorum. Zira kendi hal ve hareketlerine de dikkat et! Kimin karşısında olduğunu da unutma sakın!“ der.

Seyid Rıza, yapılan gizli görüşmede kandırıldığını belirterek: “Sizin başından beri planınız Dersim’i ortadan kaldırmaktı. Ben ta o zamanlar da düşüncenizi iyi anlamıştım! Yanılmadığımı şimdi daha iyi görüyorum!” der.

Seyid Rıza, sözlerini şu şekilde sürdürür: “Emin oldum ki, biz Dersimliler ne yaparsak yapalım, bu sizin aklınızdaki planı durdurmayacak! Başından beri planınız Dersim’i toptan yok etmek, ortadan kaldırmaktı. Bunu hep anlamıştım. Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim! Sizden af da istemiyorum! Benimle erkanı harp dairesinden bir subayınız görüştü. Sizin, beni Erzincan Valiliği’de beklediğinizi ve sulh için benimle görüşeceğinizi söylemişti. Benim hatam, ben O’nun sizin adınıza geldiğine inandım. Çünkü büyük yemin etmişti. İnanarak, yanıma üç arkadaşımı da alarak Erzincan Valiliği’ne gitmek için yola koyuldum. Barış görüşmesi yapacağımıza, daha yolda iken sizler, bizi tutukladınız. Sonra da Elazığ Hapishanesi’ne gönderdiniz…

Yine bana bir daha oyun oynanmıştı. Yine hile ile ben ve arkadaşlarım tuzağa düşürülmüştük! Sonra Elazığ’a getirip, burda mahkemeye çıkarıldık. Mahkemede büyük oğlum Şah Hasan’dan iki yaş küçük olan birinin şahitliğiyle önce yaşım küçültüldü. Küçük oğlum Resık Hüseyin’in de yaşını büyüttüler. Bugün de sizin emirlerinizle idam kararını alelacele verdiler. Verilen sözlere güvenerek, kendi ayağımla gelmeme rağmen, yine de beni idam edeceksiniz! Sizlere daha nasıl güveneceğim?“ der.

Atatürk, Seyid Rıza’yı dikkatlice dinliyor, bir taraftan da konuşmalarına sinirleniyordu. Sonra Seyid Rıza’ya bakarak: „Başka bir diyeceğin var mı?“ diye sorar.

Seyid Rıza:“Ben sulh için cumhuriyet için, çok şey yaptım. Savaş olmasın diye silah toplamaya yardımcı oldum. Dersim’de silahları toplattım. Halkımı silahsız ve savunmasız koydum. Şu, şu adamlar teslim edilecek denildi! Adamları getirip kendi elimizle teslim ettik. Her istediklerinde, ‚bu son’ dediler. Sonra daha fazla şeyler istemeye başladılar. İstekleri hiç bitmiyordu. Ben bunu önceleri tam olarak anlayamamıştım! Sonra çıkan Tunceli Kanunu ile aldatıldığımızı daha iyi anladım. Emin oldum ki, biz Dersimliler ne yaparsak yapalım, bu sizi durdurmayacak! Sizin de başından beri planınız Dersim’i toptan yok etmek, ortadan kaldırmaktı. Bunu çok geç de olsa anladım. Ben yaptığım hiç bir şeyden pişman değilim, af da istemiyorum! Bu benim son sözlerim. Başka da bir şey demeyeceğim!“ diyerek konuşmasını bitirmişti.

Seyid Rıza ve Atatürk buluşması

Raporun gizli kalan kısmı ise şöyle yorumlanıyordu: „Eğer Seyid Rıza, o gece affedilmeyi istemiş olsaydı, o görüşme gizlenmeyecek, gazetelerin manşetinde yer alacaktı. Hem Seyid Rıza şahsında Dersim mağlup edilecek, hem de Mustafa Kemal Atatürk, en son savaşını bir zafer edası ile bitirecekti!..“


İnönü’nün mecliste belirttiği gibi, Seyid Rıza ve oğulları yakalanmış, 1937 harekatı tamamlanmış ve Dersim ele geçirilmiştir.” der. İsmet İnönü, 25 Ekim 1937 tarihinde görevinden alınmış; Seyid Rıza ve arkadaşları ise 15 Kasım 1937 tarihinde idam edilmişlerdi. Köklü bir asimilasyon ve yok etme dönemi, bu değişimle başlamış oldu. Bu tarih köy ve kasabaların yakılıp, yıkılıp yok edilmek, büyük sürgün ve Dersim’i insansızlaştırma döneminin de başlangıcıydı. 
Asıl büyük katliamlar, Celal Bayar’ın başbakanlığı döneminde gerçekleştirildi. Daha başbakan iken İsmet 
İnönü, mecliste yaptığı konuşmasında, pek de gerçeğe dayanmayan şu rakamları vermesi askerin zayiatını ve öldürülen Dersimlilerin sayılarını açıklamaya yetmiyordu. İsmet İnönü, konuşmasını şöyle sürdürmüştü:“Bir subay, 28 er şehit! İsyana iştirak edenlerden 265 maktul (ölü), 27 yakalanmış ve müsademe (çatışma) esnasında 849 kişi teslim olmuştur.” der. Bu rakamlar gerçek değildi. Çünkü her iki tarafın kayıpları, karşılıklı olarak bu sayılardan daha fazla olduğunu, sonraları yapılan açıklamalarla ortaya çıkmıştı.

Aşağıdaki tarihi olay verilen rakamların gerçek ile ilişkisinin olmadığını kanıtlar. Batıya sürülmek üzere insan avına çıkan 41. Tümen, Deşt yöresindeki köylerde direnişle karşılaşır. Direndikleri ve direnişçilere yataklık ettikleri gerekçesiyle Zımek, Heç, Kirnik ve Bornak köylerinde 395 kişi öldürülür. Şıhmamed aşiretinin merkezi Heç köyüne bir gece baskını yapılarak top ve mitralyöz ateşi ve süngüyle toplu kırım yapılır. Heç ve Zımek toplu kırımı 15 Ağustos 1937 günü yapılır. Yine 15 Ağustos günü Çukur ve Pah civarındaki taramada çok sayıda Haydaranlı imha edilir. 31 Ağustos’ta yeni bir tarama hareketiyle esir edilmiş olan binlerce kişi kafileler halinde önce Erzincan’a ve oradan da Batıda saptanan yerlere sevk edilirler. Hozat’a götürülen Karaca Seyitleri ile halkı makineli tüfeklerle katledilerek, ölüler bir araya toplatılarak yakılırlar. Böylece 31 Ağustos 1938’de Dersim askeri harekatı, yanan cesetlerin küllerinin tütmesiyle tamamlanır. Kurtulan halkın bir bölümü davamız mahşere kalsın, derken, bir kısmının da mahşere kalan dava, davalıktan çıkar. Davamız bu dünyada görülecek, der! Ak ve kara birbirinden ayıklanacak. Onlardan geriye kalan onların çocukları, günümüzde hak ve adalet eşitçe, herkese kardeşçesine dağıtılacaktır, diyerek halen Dersim dağlarında direnmekteler!..

Cebrail Ağa, Elazığ’da idam kararı verilenlerin asılmadan önce pencereden bakarak, avluda asılma hazırlıklarını yapan kalabalığa baktı. Bir de ne görsün! İçlerinden en küçük olan Seyid Rıza’nın oğlu Resık Hüseyin’i darağacına doğru sürüklemekteydiler. Resık Hüseyin, ipi görünce ayaklarını yerden sürükleyerek, direnmekteydi. Cebrail Ağa’nın tam karşısına düşen bir odada Seyid Rıza, pencereye yaklaştırılmıştı. Darağacının önüne kadar sürükledikleri Resık Hüseyin’in boğazına cellat ipi geçiriyordu. Bu görüntüyü özellikle Seyid Rıza’ya izletmek istemekteydiler, demişti!

Cebrail Ağa, pencereyi açtı. Manzaraya baktı. Kendi kendine: “Şu feleğin işine bak! Bana da idam cezası verilmişti. Onu müebbede çevirdiler! Yoksa bir kaç dakika sonra sıra bana gelecekti. Sen şu Allah’ın işine bak ki, Seyid Rıza, benden yaşça büyük olmasına rağmen, O’nun yaşını küçülterek, küçük yaşta olan oğlu Resık Hüseyin’in de yaşını büyüterek asıyorlar. Bu yetmiyormuş gibi, bir de seksenlik ihtiyar babasına seyrettiriyorlar!..“ dedi. Sonra pencereyi açarak avludakilerin işiteceği en yüksek ses tonuyla: “Bre Allah’tan korkmayanlar! Bre Yezit’ler! Bre Maviye’nin dölleri! İnsanlıktan yoksun kalmış vicdansızlar! Sizdeki bu vicdan nasıl bir vicdandır ki, seksenlik bir Pir Seyid’in huzurunda, oğlunu asarak, bir de onu kendisine seyrettiriyorsunuz? Sizde hiç mi Allah korkusu yok?!. İnsan olan, insana bu azabı çektirir mi? Seyid Rıza ki O, bir düşmanını bile karşısında asılmasına karşıydı. O, askerlerin bile vurulmasına karşı olan biri. Askerler emir kuludur. Onların suç ve günahları yoktur! Suç, emir verendedir, derdi! Böylesi bir düşünceye sahip olan bir Evladı Resul’u nasıl olur da böyle bir cezayı O’na reva görüyorsunuz?„ diye feryat ederek bağırıyordu! Sesi hapishane duvarını aşıp, caddelere taşıyordu…

Hapishanenin avlusu aniden karıştı. Görevli polis amiri, Cebrail Ağa’yı eliyle işaret ederek:“ Gidin şu şakiyi susturuverin!” dedi.  İki asker koşarak, içeri daldılar. Cebrail Ağa, pencereden uzaklaştırılırken, bu kez de Seyid Rıza’nın gözleri darağacına takılmıştı! Sanki asılan kendisiydi!.. Resık Hüseyin’i darağacının önünde görünce tüm kanı beynine aktı. Dünyası birden karardı. Seyid Rıza, ellerini göğe doğru kaldırarak: “Xwedayo! Ma çıkerdo!“ dedi! Sonra sesi yankılanarak etraftan şöyle işitiliyordu: “İnsana da Allah düşmanın  mert olanını versin! Allah’ım suçum neydi ki oğlumun asılmasını bana nasip ettin! Ben ki Evladı Resul’dan gelen bir nesilim! İnsanın öldürülmesine karşıyım! Bu zülüm bana niye? Neden beni kör yaratmadın? Bu sahneyi bana göstermen için, seksen yaşa varan ömrümü neden uzattın? Kör Mısto’nun zulmünü yıllarca yaşadık! Asılmaya giderken, bunca acıdan sonra, üçüncü defa evlat acısını bana yaşatmak neden?“ dedi. Sesi gittikçe azaldı ve dizleri kendisini taşıyamaz oldu. Sonra yere çökerek, çömeldi!..

Atatürk ile Seyid Rıza arasındaki son konuşma

MAH istihbarat raporundaki anlatımla Reisicumhur, bunları şimdi öğrendiğini ve tahkikat yaptıracağını söyleyerek, diyalogu şöyle sürdürür: “Sana son olarak gel benden af dile, yaptıklarından pişman olduğunu söyle ki seni affedeyim. Eğer bunları yaparsan, Dersim’e daha faydalı olursun. Bizimle işbirliği yaparsın! Cumhuriyet, Dersim’e çok faydalı işler yapacak! Dersimliler Horasan’dan gelmiş, Oğuz Türkleridir. Türklük şuurunu yeniden kazandıklarında, cumhuriyete çok faydalı işler yapacaklar. Ben buna inanıyorum. Gel bu fırsatı kaçırma!“ der. Halk arasında asılmasından sonra dolaşan bu sözleri devlet kanalları yoluyla yayılırken Atatürk’ün Seyid Rıza’ya: “Haydi şimdi sen üç defa benim elimi öp de, önce bir ödeşelim. Sonra barışalım! Öpersen seni de, oğlunu da affederim!“ sözleri dağa, taşa yazılır şeklinde dolaşır. Tam da Seyid Rıza’yla aralarındaki mesafe sıfırlanmıştı ki, o anda olanlar oldu! Bir itişme, bir kakışma ve araya dahil olan Atatürk’ün yaveri o ana karıştı! Odanın havası bir anda bozularak, hava daha da gerginleşmişti…

Mustafa Kemal Atatürk, kaldığı ortamın da etkisiyle Seyid Rıza’nın üstüne doğru yürümüştü.  Elleri önde kelepçeli olan Seyid Rıza’nın bembeyaz ve upuzun olan sakalını yakalayarak, avuçlarının içine toplayıp, buruşturarak Seyid Rıza’nın yüzüne bastırıp, bıraktıktan sonra Mustafa  Kemal Atatürk, hızını tam almamıştı ki, sıra Seyid Rıza’nın hiddetlenmesine gelmişti. Nerdeyse yaşı seksene varan, bu dağ gibi iri Pir’i zapt edecek bir güç artık sanki yeryüzünde yok gibiydi! Seyid Rıza, o kadar hiddetliydi ki, ölüm o an sanki O’nun avuçlarında bir hiçti!.. 

İstihbaratçının raporunda bu gerçeklik şöyle ifade ediliyor:“Reisicumhur, sinirlenerek ayağa kalktı! Eliyle Seyid Rıza’yı göstererek‚ götürün gereğini yapın’ emrini verdi. Seyid Rıza’nın koluna girip, O’nu dışarı çıkarırlarken O, birden durdu!“

Seyid Rıza, hırsından ağzının dolusuyla yere tükürerek, en sonunda şöyle der: “Ben sizin hilelerinizi anlayamadım! Onlarla baş edemedim! Bu yüzden barışı görüşmek için geldim. Fakat şimdi ölüme gidiyorum. Bu bana dert olsun! Ama ben de size boyun eğmedim! Bu da size dert olsun!“ sözleri aynen hiç değiştirilmeden, istihbarat görevlisinin raporuna not olarak düşürülmüştü.

Seyid Rıza, idam edilmek üzere tekrar jipe bindirilerek hapishanede sehpaların kurulduğu yere getirilerek bir odaya kapatıldı. O zamana kadar daha idamların yapılması için emir verilmemişti. Görgü tanıklarının anlattıklarına göre Seyid Rıza, oğluna ve canciğer yoldaşlarına şöyle haykırır: “Arkadaşlar, şimdi sizi de benim gibi trende bekleyen Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna götürecekler. Sonra da elini öptürüp, af dilemenizi isteyecekler. Sakın ola ki af dilemeyin! O’na sakın teslim olmayın! Teslim olsanız bile O, yine yapacağını size yapar ve sizleri teker teker birbirine izleterek asar!“ der. Halbuki Seyid Rıza, vagonda Mustafa Kemal Atatürk’ün yüzüne tükürdükten sonra O, yaverine bağırıp şöyle emir verir: „Bunu götürün ve derhal asın! Sabaha bırakmayın. Önce oğlunu gözlerinin önünde asın! Asılmayı kendisine seyir ettirdikten sonra da kendisini asın!..“ diye emir verir.

Mustafa Kemal Paşa’nın kafasının hoş olduğu, çok içtiğinden belliydi. Ayrıca Mustafa Kemal’in zevkine düşkün biri olduğu da söylenirdi. Fakat O’nun bu yeni Dersim deneyimi, kendi halkına bunca ölümü reva görecek kadar acımasız biri olduğunda insanların kuşkusu vardı. Çünkü O’nun medeni ve sivil yanı da vardı. O’nun için bunca insanı kırımdan geçirmek, kimsenin aklına bile gelmeyecek bir konu idi. İnsanları değirmen taşının arasına alınan buğday taneleri gibi acımasız ezmek, her insanın yapabileceği bir iş değildi. O, kendini Alevilere, Arnavutlu bir Alevi-Bektaşi olarak Hacı Bektaş’ta tanıtmış ve Alevilerin sempatisini daha İstiklal Savaşı başlarken almıştı. Birinci Dünya Savaşı döneminde, Anadolu Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Komutan da Mustafa Kemal Paşa’nın ta kendisi idi. Hacı Bektaş Dergahı’nda dua etmiş, el almış  bir Bektaşi gibi tüm Alevilerin desteğini arkasına almıştı. Böylesi bir komutanın Dersim’e gazaba gelerek altını üstüne getirmesine, bugün de birçok Dersimli inanmak istemez. Dersim’deki olayların ve tahribatın arkasında başka adların olduğunu sayıp, dururlar. Ne yazık ki o adların burada tekrarlanmasının bir faydası yok. Çünkü verilen tüm emir ve kararların altında ya komutan olarak, ya da Reisicumhur olarak Atatürk’ün imzası var. Seyid Rıza gibi seksen yaşındaki bir inanç önderinin yaşını küçülterek idam edilmesinin arkasında yine Mustafa Kemal Atatürk durmaktaydı!.. Bu yetmemiş gibi, Seyid Rıza’yı idam edilecek olan bölgeye kadar gelerek, eften püften sebeplerle, Seyid Rıza ile olan eski bir restleşmesini ömrünün son döneminde uygulamaya koyacaktı! Ayrıca O’nun hastalığının O’na verdiği acı ve ızdırap, O’nu daha da asabi mizaçlı biri yapmıştı! Atatürk’ün kinci oluşu ve aklına koyduğu rakip bir politikacının artık yaşama şansının çok zayıf olduğunu tarihi olaylar kanıtlamaktadır. Seyid Rıza ile olan bu hesaplaşmasını da en son gördüğü hesaplaşmalardan biri olarak zaferle geride bırakmak için elinden geleni ardına koymamıştı! Başarılı olan liderlerin hayatlarında en çok korktukları ve tahammül bile etmedikleri şey mağlubiyettir! Onlar bir kez mağlup oldular mı, bu mağlubiyet onların sonunu yaklaştıran bir ölümden farksızdır!.. Mustafa Kemal de mağlubiyeti hiç sevmeyen bir liderdi. Seyid Rıza’yı da bir aşiret ağası gibi küçümseyerek hemen ezmek istiyordu! Halbuki karşısındaki seksen yaşı aşmış olan kişi, ölümle alay ederek, af edileceğini bilse bile boyun eğmeden, diz çökmeden bir ipi göğüslemeyi onursuzluğa tercih edecek kadar uluydu, onurluydu!.. Böylesi onurlu bir kişilik Mustafa Kemal’i korkutuyor, ürkütüyordu!..   

Adı geçen „MAH“ devlet raporunda, raporu tutan görevli, Seyid Rıza için şu sözleri not etmeyi hiç de ihmal etmemişti: „Reisicumhur eliyle işaret ederek ‚götürün’ dedi. O’nu alarak kompartımandan çıktık. Araçlara geçtik. Trenden gelecek olan İhsan Sabri Bey’i bekledik. İhsan Sabri Bey gelerek öndeki jeep’e geçti. Hareket ettik. Bizler de peşlerinden giderek, Buğday Meydanı’na geldik.“ diye not düşürmüş…

Avludaki sesler Seyid Rıza’nın kulaklarını çınlatırken O, sıranın kendisine gelmesini beklemeye başlar. Bu bekleyiş Seyid Rıza’nın sabrını gittikçe tüketmekteydi! Sehpaya doğru götürüldüğünde, idamı gerçekleştirecek olan Çingene çocuğunu eliyle iterek uzaklaştırır. Kendisi sandalyeye hiçbir yardım almadan çıkar. Gür bir sesle rapordaki nottan geriye kalan O’nun şu sözleri kendisini özetliyordu:“Evlad-ı Kerbelayız, ayıptır, zulümdür, cinayettir!“ diyordu. Seyid Rıza sandalyeye çıkınca, gözlerine vuran ışığa karşı, bağlı olan ellerini selam verir gibi siper yaparak, kendini seyredenlere bir bir bakar. Sonra da aniden sandalyeden inerek seyircilere doğru kükreyerek bağırır: “Yine mi sen? Be melun adam!“ der. O arada görevliler Seyid Rıza’nın daha fazla ileri gitmesini engeller! O arada seyirciler arasında siyah giysili, şapkası kaşların üstüne kadar indirilmiş, siyah renkli gözlükleriyle yüzünün büyük bölümü kapalı olan biri ve arkasındaki sivil giysili koruması ile idamı seyretmeye gelenler arasından ayrılarak, kaçarcasına meydandan uzaklaşmıştı!..

Sonra kızgınlığıyla O, koca ihtiyar, hiç kimseden yardım almadan, sandalyenin üstüne tekrar çıkar. İpi boğazına geçirir. Sonra celladı eliyle itekler ve sandalyeyi tekmeleyerek devirir. O, uzun olan boynuyla gittikçe daha da boyu uzar. Hakk’a yürürken neredeyse ayaklarının uçları yere değiyordu. Bu da O’nun uzun süre can vermeden, can çekişe çekişe ölmesini sağlamıştı. Bu ölçülü ve yavaş yavaş infaz edilme şekli acaba bir tesadüf müydü? Yoksa idamı seyretmeye gelip, Seyid Rıza’nın yavaş yavaş can çekişmesini keyifle izleyecek olan izleyicinin yeni bir oyunu muydu? Bu konu idamın halen karanlıkta kalan bir bölümünü oluşturur. Seyid Rıza’nın üstüne yürüdüğü kişi için çok yorumlar yapıldıysa da, bu konuda olayı aydınlatan resmi bir bilgiye tutulan raporda rastlanılamadı. Bilinen odur ki Seyid Rıza’nın üstüne yürüdüğü adamın oradan kaçışı, O’nun bu sahneyi seyretmesine engel olduğudur! Bir de hem görevlilerin, hem de seyredenlerin asılma sahnesinden sonra büyük bir pişmanlık içinde sessiz ve hareketsiz kalışları, onların idama karşı duydukları pişmanlığın da bir belirtisiydi! Asılma alanı sehpadaki ulu çınar gibi hareketsiz ve sessizdi. Yaşlı bir adamın olağan üstü cesareti ve atik davranışları, orada hazır bulunan herkesi hayrete düşürmüştü…

Asılmalar gerçekleşirken, Seyid Rıza’nın sadık dava arkadaşı Demenan Aşireti lideri, Qemerê Boli’nin torunu, Usênê Hırancıkê’nin oğlu Cebrail Ağa (Cıvê Hese Kheji) hapisteki odasında bir bu yana, bir o yana gidip gelerek, içi içine sığmıyor, bağırıp, kükrüyordu!:“N’olaydı, n’olaydı! Onların yerine ben asılaydım! N’olaydı, Seyid Rıza’nın Mustafa Kemal Paşa’yı ortadan kaldırma fikrini ortaya attığında, aldığım bu emri, zamanında yapaydım. Aldığım görevi yerine getirmiş olsaydım, bugün ne dava arkadaşlarım asılırlardı, ne de bir ömür boyu hapis cezasını alırdım! Ne desem, ne yapsam boşuna! Olanlar oldu! Düşmanlar güldü! Felek bir daha biz Dersimlilere yar olmadı!“ diyerek feryat ediyordu! Feryatları hapishane duvarlarına çarparak gerisin geri kendisine dönüyordu!..

Sonuç olarak birkaç saat içinde idamların tümü de tamamlanmıştı. Yazılan resmi raporda: “15 Kasım 1937 Pazartesi tüm gün Seyid Rıza ve arkadaşlarının cesetleri sehpalarda asılı olarak halka teşhir edildi. 16 Kasım ise tüm cesetler Elazığ içinde dolaştırılarak halka bir daha gösterildiler!.“ şeklinde yazılan gizli rapor bir telgrafla Ankara’ya bildirildiği, bu raporun yıllar sonrası devlet arşivinde çıkarılarak, iş başındaki hükümeti güçlendirmek için de olsa, onu kamuoyunda kullandılar. Geç de olsa, karanlıkta kalan tarihi bir olaya, adı geçen rapor ışık tuttuğu için, büyük bir anlam taşıyordu!..

Ertesi gün resmi ve resmi olmayan gazetelerde: „Seyid Rıza, oğlu ve avenesi dün sabah Elaziz’de idam edildiler. Tunceli hadisesine ait muhakeme son bulmuştur. Tunceli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11’i idama mahkûm olmuş, fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. İdam edilen mahkumlar şunlardır: Seyid Rıza, Abasan Aşireti Reisi, Reşik Hüseyin (Seyid Rıza’nın oğlu), Seyid Wuşên (Seyid Hüseyin, Kureyşan-Sêxan/Seyhan Aşireti Reisi), Fındık Ağa (Yusufan Aşireti Reisi, Kamer Ağa’nın oğlu), Hasan Ağa, Demenan Aşireti Reisi, Cebrail Ağa’nın oğlu, Hasan (Kureyşan aşiretinden Ulkiye oğlu Hasan), Ali Ağa (Mirza Ali oğlu Ali Ağa). İdam hükümlüleri bu sabah infaz edilmişlerdir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır.

İdam kararı verilip de yaş haddinden ötürü infaz edilmeyen dört kişinin adları: Kamer Ağa (Yusufan Aşireti Reisi), Cebrail Ağa (Demanan Aşireti Reisi), Kamer Ağa (Haydaran Aşireti Reisi) ve Keko Ağa’dır. İdam cezası alıp infaz edilmeyenler içinde iki ayrı Kamer Ağa olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan biri Yusufan Aşireti Reisi Kamer Ağa ve diğeri de Haydaran Aşireti Reisi Kamer Ağa’dır.

Cesetler gaz ile yakıldı

Yine o dönemde devletin resmi görevlisinin yazdığı MAH (Milli Amele Hizmetleri) yani bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın istihbarat raporunda: „İhsan Sabri Bey saat 12’de valiliğe toplantıya çağırdı. 12’de valilikte Şefik Bey, Elazığ Emniyet Müdürü İbrahim Bey oradaydılar. İhsan Sabri Bey, bizlere:“Seyid Rıza’nın alelacele idam edilmesi efkarı umumiyede merak hasıl olacağı muhakkaktır. Bizim devlet olarak Ankara’nın da talimatıyla herkese Seyid Rıza’nın Reisicumhur Elazığ’a gelmeden önce idam edilmesi mecburiydi. Çünkü Reisicumhur’un, Seyid Rıza’yı affetmesi ihtimali mevcuttu. Ayrıca cesetlerin yakılarak gizli bir yere azami gizlilik kurallarına riayet edilerek gömülmesi sağlanacak, bu görevi de MAH bünyesindeki arkadaşlar gerçekleştirecek!“ denilerek toplantının bittiğini yazar. Resmi görevlinin anlatımında:“Cesetler alınarak boş bir araziye gaz dökülerek yakıldı. Kalan kırıntılar da çuvallara konularak Elazığ Merkez Tren İstasyonu ile Yolçatı Tren İstasyonu arasında çukur kazılarak defnedildi. Gömülen yerin haritası ve tutanakları, trendeki konuşmalar, ses kaydı ile birlikte harita ile İhsan Sabri Bey’e teslim edildiler. İş bu rapor iki nüsha hazırlanmıştı. Bir nüshası Başvekalet, bir nüshası İhsan Sabri Bey’e teslim edilmiştir.“ denilmekteydi. Tüm bu bilgilere bakıldığında hem Demokrat Parti’nin kurucuları arasında adı geçeen ve hem de daha sonraları Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri  Bakanlığı’nda bulunan İhsan Sabri Çağlayangil’in de bu gizli istihbaratla ilişkili olduğu ve Mustafa Kemal’in Osmanlı hükümetindeki istihbarat elemanlığının görevinin yeni Cumhuriyet rejiminde de bir çeşit değişik şekliyle sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın hem resmi görevi, hem de bu görevin yanı sıra Atatürk’e gizliden bağlı olan istihbarat görevi, halen açıklama bekleyen cumhuriyetin karanlıkta kalan gizli yönlerinden biridir. Cumhurbaşkanlığı Koruma Alayı’nın gizlice Dersim’e gönderilerek, görevlendirilmesi Alay’ın bu ikinci görevinin varlığının nedenleri arasında görmek gerekmektedir.

O günkü hükümete yakın olan gazeteler Mustafa Kemal’in “Doğu Gezisi” kapsamında Elazığ’a ikinci gelişini ilk tarih olarak 17 Kasım 1937 Çarşamba günü olarak bildirmekteydi. Oysa Mustafa Kemal o tarihten önce, yani Malatya’dan ayrıldıktan sonra 14 Kasım 1937 Pazar günü Elazığ’a varmıştı. Elazığ il merkezine hemen girmez. Fakat 14 Kasım akşamı Yolçatı İstasyonu’ndan Elazığ merkez tren istasyonu’na Beyaz Özel Tren’iyle gizli tutulmak kaydıyla gelir, yerleşir. Atatürk, özel treninden dışarı çıkmaz. Trendeki odasını bir karargah gibi kullanır. Trenin kaldığı bölge Milli Amele Hizmetleri (MAH) adlı bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı elemanları tarafından sıkıca korunmaya alınır. Yukarda anlatılan asılma olayları, bizzat Atatürk’ün yakın emir ve talimatlarıyla gerçekleştirilir… Sonra da O, Dersimlilere baş tacı yapılacak şekilde devletçe itibarlaştırılarak, sevdirilir!..

İhsan Sabri Çağlayangil bu konuda anılarında:“Yıl 1937 Şükrü Sökmensüer, Atatürk döneminin ünlü emniyet müdürlerinden, birgün beni çağırdı ve şöyle dedi: “Atatürk Diyarbakır’da, Soyungeç Köprüsü’nü açmaya gidecek!“ dedi. O tarihte Seyit Rıza, Dersim’in Kürt lideri. Aynı zamanda Peygamber sülalesinden geliyor kendisi. Seyit Rıza’nın bir de dini vasfı var.“ diye bahseder.

Dersim ilinden Pertek ilçesine doğru akan Hozat Deresi üzerindeki köprüye eskide adına „Şeytan Köprüsü“ denirmiş. Şeytan köprüsü denen mevkide dört metreye kadar su daralarak iki kaya arasına bir derme çatma köprü yapılmış. Daralan suyun derinliği ise ilkbahar ve sonbaharda metrelerce derinlikte. Bu nedenle de halk bu köprüye „Şeytan Köprüsü“ adını vermiş. Bu köprü başındaki askeri karakolu Dersimliler basıp 33 Türk askerini öldürmüş. Bu olay da Dersim kırımına sebep olarak gösterilir. Aslında böyle bir olayın Genel Kurmay tutanaklarında olmayışı, bu olayı tartışmalı bırakmıştır. Karakolda 33 askerlerin başında ise İsmail Haki adında bir yedek teğmenin olduğu söylenir.

İhsan Sabri Çağlayangil anılarında:“İşte bu olay Dersim isyanının başlamasıdır. Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor. “Bu meseleyi kökünden hallediniz” diye. Elazığ’da o dönem Muffetişi Umum-i Abdurahman Doğan paşa var. Malatya Emniyet müdürlüğünden bir buçuk ay kadar önce Ankara’ya tayin edilmiştim. Ankara Valisi İbrahim Etem Akıncı, şövalye çeteci bir adam. Demirci Efe ile birlikte kurtuluş savaşında çete kurmuş biri. Vali vekalete şifre çekmiş. “emniyet müdürüm Ankara’ya tayin edildi, biz Elazığ’a gidip Dersim harekatını birlikte görmek istiyoruz diye. O zaman bu isyan olayı ile ilgili türlü rivayetler var.“ diyerek anılarında yazar…

Bu dönemde sadece Dersim’de Ankara valisi olan ve adam kellesi kesmekle bilinen Vali İbrahim Etem Akıncı’nın yanı sıra Cumhurbaşkanı Koruma Alayı da Dersim’deki yakıp, yıkma ve toplu öldürme işlerini gizlice yürütüyordu. Cumhurbaşkanı Koruma Alayı’nın ilk komutanı olan çeteci Topal Osman’a sonradan yarbay rütbesi verilerek alay komutanı yapılmıştı. Topal Osman’ın Koçgiri’deki katliamları ise halk halen bugün bile unutmuş değil!

Dersimliler kendi aralarında kurdukları küçük bir direniş gücü ile aldıkları bir kararda şayet Atatürk Elazığ veya Tunceli’ye ayak basarsa öldüreceklerine namus üstüne yemin etmişlerdi. Bu kararı Ankara Hükümeti ve Atatürk de biliyordu. Bu nedenle de olsa Atatürk bölgeye yapacağı ziyaretlerini hep erteliyordu.

Atatürk, Pertek’te köprüsünün açılışını tam da Seyid Rıza’nın asılmasının ertesine denk getirmek istiyordu! Ergani Bakır Madeni İşletmesi’nde Müdür Emin Zincirkıran’la birlikte 16 Kasım 1937 günü, yanında Celal Bayar, içişleri bakanı Şükrü Kaya, Sabiha Gökçen ve daha başkaları ile birlikte özel treniyle Elazığ’a tekrar döner. İlk gelişten habersiz olan Elazığlılar günlerden beri Atatürk’ün yolunu beklerken, iki gece önce konaklamadan habersiz olarak ilk geliyormuş gibi O’na istasyondan şehre kadar yollara halılar döşeyerek parlak bir karşılama töreni hazırlarlar.

Dördüncü Genel Müfettiş General Abdullah Alpdoğan, Vali Şefik Bicioğlu, Belediye Başkanı Hürrem Müftügil, Maden’den beri Atatürk’ü izliyorlardı. 17 Kasım 1937 sabahı Atatürk, önce Dördüncü Genel Müfettişliğe gelerek General Abdullah Alpdoğan’dan Elazığ ve sorunları hakkında bilgi aldı. Bir süre sonra da Dersim’e bağlı Pertek ilçesi’ne hareket etti. Buradan Murat Suyu’nu geçerek Hozat Deresi üzerinde yeni yapılmış olan Soyungeç (Singeç) köprüsünün açılışına katılmak üzere yoluna devam eder.

Açılışı yapılacak olan beton köprü, gerçekten de o döneme göre yapılmış olan gösterişli bir yapıydı. Çevrenin yıllardan beri süregelen ulaşım sorununu nispeten çözmüştü. Atatürk, köprünün açılışını yaptıktan ve kurdeleyi kestikten sonra: „Daha önce soyunup suya girdikten sonra geçilen ırmağa „Soyungeç“ denilmiş. Şimdi ise buna lüzum görülmeden „Sinerek“ geçiliyor. Köprüye bundan böyle „Singeç Köprüsü“ diyelim“ der. (18 Kasım 1937, Ulus Gazetesi)

Dersim tarihi bir nevi acıklı olaylar tarihidir. Tarih, bizlere olayların yer, zaman ve kişi üçgeninde gerçek anlatıldığında bir bilim dalı olur. Yalan üzerine kurulan tarihler, tarih niteliğini taşımaz. Bugün Dersim için devletin yazdığı tarih gerçekleri yansıtmıyor. Bu yıl Dersim coğrafyasında orman yangınlarıyla yapılan tahribatın devletin bilinçli yaptığını söylersek, tarihin tekerrürden ibaret olduğu tezi bir daha doğrulanmış olur. Halbuki aslında tarih tekerrür etmiyor, sadece yapılan hatalar tekerrürden ibarettir!..

Bu yazıyı Dersim türküsüyle geleceğe bir daha merhaba diyerek bitirelim!

 

Dersim Dört Dağ İçinde

Dersim, dört dağ içinde,

Gülü, bardağ içinde.

Dersim’i Hak saklasın,

Bir gülüm, bağ içinde!..

 

Pertek önünde kelek,

Dersim’e gidek gelek.

Elin elimde ola,

Kapı kapı dilenek.

 

Harput’un bayır başı.

Şen olsun dağı taşı.

O yardan ayrı düştüm,

Durmuyor gözüm yaşı!

 

Bu dağın ardı meşe,

Gün gide, gölge düşe.

Beni yardan edenin,

Yurduna şivan düşe!

 

Bu dağın ensesine,

Uyandım yar sesine.

Yar gider, ben giderim,

Düşmüşüm gölgesine.

 

Elin elimde değil,

Mavzer belimde değil!

Yıkarım seni Dersim,

Ferman elimde değil!..

 

 

Ne oldu, ağama ne oldu?

Sararıp gül benzin soldu!

Ağam burdan gideli,

Bu yerler viran oldu!..

 

15 Kasım 2017

Seyid Rıza’nın 80. Ölüm yıldönümü anısına

Saygı ve şükranlarımızla varlığı daim olsun!

 

Not: Yazarımızın bu yazısını editöryal bir hata sonucu zamanında yayınlayamadık. Hem yazarımızdan hem de okuyucularımızdan özür dileriz. – Rojnameya Newroz

Hakkında Abuzer Bali HAN

Abuzer Bali HAN

Bu habere de bakabilirsiniz.

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

Devrimler toplumların altüst olduğu momentlerdir. “En alttakiler”i, en devinimsizleri üste, en “arkadakiler”i öne çıkartır. Hiç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir