Cumartesi, Nisan 7, 2018
Destpêk » GIŞTÎ » HİTLER’İN YÜKSELİŞİ, REFERANDUM SÜRECİ VE TÜRKİYE’DE BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

HİTLER’İN YÜKSELİŞİ, REFERANDUM SÜRECİ VE TÜRKİYE’DE BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

Ben bu yazıda ciddi ve yakın tehlike olan Türk faşizminin, 17 Nisan Referandumunda HAYIR diyerek reddedilmesi halinde, Erdoğan iktidarını engellemese bile, faşizmin göbeğinde büyük bir yara açacağını, iç dalaşmaların artacağını, hem hükümet, hem parti hem de destekçileri arasında bölünmelere ve iç çatışmalara yol açacağını, dahası emekçi halk güçlerine büyük bir moral güç kazandıracağını, ülkede büyük oranda birikmiş olan demokrasi ve özgürlük güçlerini, hatta yaşam tarzını, sınırlandırılmış da olsa demokratik hakları savunmak için yeni bir atılıma sahne olacağını düşünüyorum.    

HİTLER’İN YÜKSELİŞİ, REFERANDUM SÜRECİ VE TÜRKİYE’DE BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

Hasan Oğuz

Yazarımızın bütün yazıları için buraya tıklayın

GİRİŞ;

AKP ve Erdoğan şahsında adım adım ilerleyen sivil faşist akımın, hükümet olmasının kendileri için yetmediğini, devletin ve iktidar organlarının tümünü anayasal bir darbe ile ele geçirmek istediklerini, meclisten geçen anayasa taslağını hile ve desiseyle oylatarak çıkardıklarını, bunun meşruiyetini sağlamak için referanduma başvurduklarını hepimiz biliyoruz. Bu bir sır değildir.

Tek adama dayanan ve tümüyle devleti kontrol etmeyi amaçlayan sivil faşizmin, Nisan Referandumu ile sonuca varmak istediği oldukça net ve açıktır. Kapitalist ilişki ve bölüşüm süreçlerinin ve uluslararası sermayenin en küçük bölgelere kadar sirayet ettiği bir ülkede, faşizm, ancak ciddi bir kriz ortamında, hatta yönetemez bir konuma geldiği bir aşamada ve ulus ötesi sermayenin çıkarlarına uyum sağladığı oranda başvurulabilir bir yönetim biçimidir.

Kanım o ki, bugün Anadolu Sermayesi dışında -Yeşil Sermaye-  faşizmi, Avrupa ve ABD kökenli olan küresel sermayenin istemedikleri için değil, bugün çıkarlarına uyumlu olmadığı için destek görmediğinden bahsedebiliriz. ‘Yeşil gömlekli’ olan ve ne yapacağı belli olmayan bir aktörün, sıradışı ve kontrolsüz hareketini de hesaba katan batı emperyalizmi, zaten başı dertte olan ‘kara gömlekli’ faşistleri de hesaba katarsak şimdilik buna ‘stop’ diyebilir mi? Kuşkusuz diyebilir. Buna rağmen Türk faşizmi, ulus ötesi sermayeye, dolayısıyla emperyalist devletlere rağmen kendi faşizmini inşa edebilir ve tüm iktidar organlarını faşizmin kurallarına göre dizayn edebilir. Tarihte böyle örnekler oldukça fazladır. Özellikle bunu üçüncü dünya ülkelerinde görmek çok daha imkan dahilindedir. Ancak bu faşizm ne kadar yaşayabilir sorusu önemlidir ve tartışmalıdır.

Uluslararası sermaye, her zaman böyle bir faşist iktidardan yana olmayabilir demiştim. Çıkarları gereği tarafsız kalabilir, hatta boyun da eğebilir. Bugünlerde Avrupa’nın ve ABD halklarının, hatta liberal sermaye kanadının başı gelişen faşist akımlarla oldukça dertte olduğunu biliyoruz. Trump’ın başkan oluşu ve Fransa, Almanya, Hollanda ve diğerler ülkeler ciddi bir faşist yükselişin varlığı bu sermaye çevrelerini rahatsız ettiği bir sır değildir. Uzun tarihsel süreçlere bağlı olarak, hatta geçici ve lokal çözümlere rağmen sorun bir krize doğru evrilirse bir dünya savaşı da dahil her şey olanak haline gelir. Bildiğimiz bir gerçek vardır; küresel paylaşım ve bölüşüm süreçlerinde kapitalizm, sermayenin özgür akışını ister her zaman. Yine de kapitalizm oldukça esnek bir sistemdir. Faşizme geçişte de o esneklik her zaman mümkün ve uygulanabilir. Demem o ki, batı emperyalizmi, şimdilik Erdoğan’ın yükselişine karşı olsalar bile, her zaman çıkarları gereği hayırhah tavır geliştirebilir, hatta bir süre sonra Türk faşizmiyle antlaşmaya bile gidebilirler. Kuşkusuz tersi de geçerlidir. Ama yine de toplumsal olaylar bir kurala bağlanamaz. Bu demektir ki, küçük bir kıvılcım, büyük ateşlerin habercisi demektir. Elbette bu konu başlı başına üzerinde konuşulacak bir nitelik taşıyor. Ve şimdilik bu sınırda tutmakta yarar vardır.

xxx

Ben bu yazıda ciddi ve yakın tehlike olan Türk faşizminin, 17 Nisan Referandumunda HAYIR diyerek reddedilmesi halinde, Erdoğan iktidarını engellemese bile, faşizmin göbeğinde büyük bir yara açacağını, iç dalaşmaların artacağını, hem hükümet, hem parti hem de destekçileri arasında bölünmelere ve iç çatışmalara yol açacağını, dahası emekçi halk güçlerine büyük bir moral güç kazandıracağını, ülkede büyük oranda birikmiş olan demokrasi ve özgürlük güçlerini, hatta yaşam tarzını, sınırlandırılmış da olsa demokratik hakları savunmak için yeni bir atılıma sahne olacağını düşünüyorum.

Eğer 16 Nisan Referandumu’nda evet çıkarsa, bütün kazanımların yok olacağını, moral değerlerde ciddi bir düşüşe yol açacağını ve korkunun egemen olacağı bir dönem evrileceğini, böylece uzun yıllar ülkenin karanlığa gömüleceğini varsayabiliriz. Yakın tehlike o kadar büyüktür ki… yeni bir aymazlık yıkımın derin fay hatlarına sahiptir.

Buradan hareketle, politik gelişmeler bakımından, önemli farklılıklar olsa bile, büyük oranda birbirine benzeyen Almanya örneğini özellikle yazımın ana konusu olarak seçmem nedensiz değildir. Kuşku yok ki Nazizm, burjuva demokratik devrim sürecini tamamlamış, kapitalist- emperyalist bir ülkede iktidar oldu. Bu bakımdan Türkiye’deki faşizm ile farklılıkları olacağı açıktır. Temel farklılık, Türk faşizminin bölgesel ve lokal düzeyde yapacağı tahribatlarla sınırlı olacağıdır. Ancak yine de her faşizmin ortak olan temel karakterleri vardır; insanlık düşmanı olması…

Kuşkusuz bu sorun başka bir yazı konusu olacak kadar geniştir. Ben buradan hareketle Almanya’da Nazi hareketinin, parlamenter sistemi kullanarak nasıl iktidara yürüdüğünü ve bütün ülkede egemen olduğunu, böylece milyonlarca insanın yok olmasına neden olduğunu anlatacak bir analojiyle yolculuk etmek istiyorum. Belki o zaman işin ciddiyeti daha kolay anlaşılabilir.

NAZİ ALMANYA’SI, TÜRKİYE VE HATALI POLİTİKALAR

Bilindiği gibi 1934 referandumunda Hitler’in Başkanlığı ele geçirmesiyle birlikte Almanya dünyanın en vahşi ve en barbar iktidarı ile karşı karşıya kalmıştı.

Sadece Almanya halkı için değil, bütün dünya halkları için kabus olan Hitler faşizmine giden yolu, bilerek veya bilmeyerek kolaylaştıran yanlışlıkları ve hataları tartışmak bugün için zorunlu hale gelmiştir. Başka bir deyişle faşizme giden yola döşenen o kaldırım taşlarını bu yazıda göstermek bu yazının asıl omurgasını oluşturacaktır.

O halde temel olan bu yanlışlıklar nelerdir? Gerçi aşağıda bunun örneklerini de sunacağım. Ana düşünceyi özetlemek gerekirse; bunlardan ilki, komünistlerin stratejik ve taktik alanda yaptıkları hatalarının nelere yol açtığını göstermek tarihsel bir okuma olarak öne çıkmaktadır. Bu doğaldır da. Bunu tartışmağa çalışacağız. Her şeye rağmen şu bilinmelidir ki, hatalı stratejik/taktiklere rağmen, Hitler faşizmine karşı dişe diş savaşan ve ağır bedeller ödeyen Alman Komünist Partisini (KDP) ve onun militanlarını saygıyla anmadan geçmeyeceğim. Bunların başında parti genel sekreteri yoldaş E. Thalmann gelir. İkincisi de her zamanki gibi sosyal demokratların ihanetleridir. Bunu hem tarihsel gerçeklik bakımından hem de Almanya özelinden anlatmak istiyorum. Sosyal demokratların, Hitler’in işini nasıl kolaylaştırdığını ve faşizmin yoluna nasıl o taşları döşediğini anlamak önemlidir. Burada, yazı okunurken kuşkusuz CHP ile de bir analoji yapabiliriz.

Daha önce tarihsel analojiden bahsetmiştim. Bu analoji şudur; Türkiye’de 16 Nisan Referandumu’na giden yolda, iki ülke arasında benzerliklerin bu kadar çok olduğu tarihsel bir aralığa işaret etmektedir. Burada yapmak istediğim şudur; bu tarihsel tecrübenin nasıl okunacağını, ne gibi dersler çıkarabileceğini hatırlatmak önemlidir, ama bunu sadece tarihsel bir okuma olarak görmemek, aynı zamanda emekçilerin nasıl bir pratik-politik tutum alacaklarını göstermek bakımından da temel bir sorundur.

16 Nisan 2017 Referandum sürecinde, demokrasi ve özgürlükler için yürütülen mücadele bakımından iki düzeyde ciddi bir kırılma yaşanacağını öngörebiliriz. Her iki bakımdan da bu kırılmanın özünde yatan mesele şudur; ya Nisan referandumu ile Tayyip başkanlığında sivil bir faşist diktatörlüğe geçişin yolu hemen hemen tamamlanmış olacaktır. Özellikle adım adım ilerleyen ve ‘’bir adım ileri iki adım geri’’ taktikleriyle 16 Nisan’da rövanşı sağlanarak ülkenin tüm kaleleri teslim alınmış olacaktır ya da faşist ilerlemede sonuç alıcı adımlar durdurulacak, faşizm cephesinde yarılma ve çatışmalara gebe bir döneme evrilecek ve halk direnişi moral bir üstünlükle derlenip toparlanacak ve mücadele bir üst evreye sıçrayacaktır. Dediğim gibi 16 Nisan bir kırılma anıdır. Ancak her iki bakımdan da Türkiye eski bir Türkiye olmayacaktır. Sonuçta 16 Nisan’dan sonra ülke farklı bir yola girmiş olacaktır.

   ALMANYA’DA FAŞİZMİN YÜKSELİŞİNDE 1929 DÜNYA KRİZİNİN ROLÜ

1929 Dünya Bunalımı öncesinde Almanya’da ciddi düzeyde politik bir kriz egemendi. 1929 Bunalımıyla politik krize ekonomik kriz de eşlik etmekteydi. Özellikle Nazilerin güçlenmesi ve adım adım ilerlemeleri bu kriz dönemine denk gelmiştir.

Almanya’nın politik tarihi, yüzyılın başından itibaren, özellikle 1. Paylaşım Savaşı sonrasında ciddi düzeyde krizlerle baş başa kaldığı dönemlerdir. Hem devrimci ayaklanmaların (1918-19) hem de savaş sonrası yenilginin sarsıcı ekonomik buhranı ister istemez politik hayatı da etkilemiştir. Savaştan yenilmiş olarak çıkan Almanya, özellikle Fransa’nın 1923’de Ruhr bölgesini işgal etmesi (ki NRW bölgesi, yani Ruhr bölgesi, Almanya’da sanayi üretiminin can damarıdır. Özellikle kömür üretiminin ve çelik sanayinin ağırlıkla bu bölgede olması ve işgalin ağır sonuçlarını yaşamak zorunda kalması vb nedenler), cumhuriyetçi hükümetin teslimiyetçi tavrı, Versay antlaşmasının imzalanması gibi birçok neden, ciddi düzeyde krizi tetiklemiş ve ülkeyi bunalımın eşiğine getirmiştir.

Özellikle halkın ekonomik bunalımının hat safhaya vardığı bu dönemde, Almanya Versay antlaşmasını 28 Haziran 1919’da imzalamak zorunda kalmıştı. Bu Almanya için yıkım anlamına geliyordu elbette. Versay antlaşmasının sonuçları bu bakımdan önemlidir. Burada antlaşma kararının alınmasına neden olan etkenleri düşünmek gerekmektedir; Almanya 1. Dünya Savaşından yenilmiş olarak çıkmasıyla savaş kapasitesini yitirmişti. İç çatışmalar yoğunlaşmış, ayaklanan devrim hareketinin etkisi, özellikle Ekim ayında bahriyelilerin başlattığı ayaklanma vb nedenlerle, monarşinin çöküşüne giden yol açılmıştı. Bu dönemdeki isyan hareketleri, monarşinin yıkılmasının ve 9 Kasımda cumhuriyetin ilanında temel bir neden olmuştur. Kayzer II Wilhelm’in tahtını bırakması üzerine gelişmekte olan devrime ihanet eden SDP iktidara gelecek ve ülke daha baskıcı bir yola girecektir.

Nazi hareketi ise, popülist temelde ırkçı, şoven ve milliyetçi söylemlerle oldukça etkili olacağı bir döneme evriliyordu. Versay antlaşmasının sonuçlarını Hitler çok iyi kullanmıştı. Sanki bu antlaşmayı hükümet değil de Yahudiler ve komünistler imzalamış gibi propaganda yapıyor ve onları sorumlu tutuyordu. Bu ırkçı sloganlar, aç, sefil ve umutsuz halkta belli bir karşılık da buluyordu. Böylece Hitler ilk darbe fırsatını bu dönemde yakalamıştır. Hitler, Bavyera’da ilk darbesini bir birahanede yapmıştır ama hüsranla sonuçlanmıştır. (Tarihte bu darbeye birahane darbesi denilir.) Kendisi de kısa bir dönem cezaevine bu dönemde atılmıştır.

Henüz kendine gelemeyen Almanya, bu sefer 1929 bunalımı ile karşı karşıya gelecektir. Böylece Almanya 1929 krizi ile birlikte cumhuriyet (yani Weimar Cumhuriyeti) iç bunalıma sürüklenecektir. Bu dönemde üretim adeta durmuş, enflasyon artmış, ticaret sönümlenmiş, dahası işçi sınıfı ve halk kitleleri işinden olmuş, yaşam onlar için çekilmez hale gelmişti. 2 milyon işsiz bir yıl sonra 4 milyona yükselmişti. Sermayeye kredi veren büyük bankalar iflas etmişti. Bu dönemde orta sınıflar yüzünü Nazi partisine (NSDAP), işçiler de Komünist partisine (KDP) dönmüştü.

1928 yılında Naziler %2.8 oy alırken KDP ise %14 oy alıyordu. Aslında Naziler hala istenilen güce kavuşmuş değildi. KDP hatalı ittifak politikasına rağmen hala güçleniyordu. KDP sırasıyla 1928’de %14, Eylül 1930’da %13,3, Temmuz 1932’de %14,32, Kasım 1932’de ise %16.86 oy almıştır. Son seçim olan 1933 seçimlerinde ise devlet terörü vb nedenlerle özgür olmayan ortamda Naziler %43.9, KDP ise % 12.3’e geriliyordu. 1932 Kasım seçimlerinde ise SDP ile KDP’nin oyları Nazileri aştığına göre (SPD %20,43, KDP %16,86 almıştır. NSDAP ise %33,09’a gerilemiştir. İttifak yapılabilseydi aşağı yukarı ortak cephe, Nazilere göre % 4 civarında daha fazla oy almıştı) eğer bir ittifak yapılabilseydi Nazilerin önü kesilebilirdi. Rakamlar kafamızı şişirebilir ama süreci anlamak için bunlar önemlidir. Burada temel bir soru şudur; o halde neden KDP ilerlerlerken bu süreci geriye döndüremedi? Bunun nedenlerini daha ayrıntılı olarak aşağıda ele alacağım.

HİTLER’İN İKTİDARA GELİŞİNDE SERMAYENİN ROLÜ VE KRİZLER DÖNEMİ

Devam edelim; bu dönemde sermaye ikiye bölünmüştü. Stinnes, Kirdor, Thysenn ve Krupp gibi ağır sanayi sektörü ile AEG olarak adlandırılan (Fertingsendüstri), yani mamul madde sanayicileri arasında çekişme, hatta çatışma büyümüştü. Ağır sanayiciler grubu savaştan sonra üretimlerinin düşmesi, hammadde bölgelerinin (NRW bölgesi gibi) Fransızların eline geçmesi ve işçilerin sözleşme, grev ve diğer kazanımlarının varlığı ciddi bir sorun olarak varlığını koruyordu. Şimdi ağır sanayiciler, bu kazanımları yok edecek otoriter ve baskıcı bir iktidarı gerekli görüyorlardı. AEG grubu ise daha çok istikrardan yanaydılar. Sınıfsal yapıları gereği işçi sınıfıyla uzlaşmayı önemseyen bir yaklaşıma sahiptiler. Hükümet ise daha çok bu grubu destekliyordu. Sonuçta büyük sanayiciler, yeni ve baskıcı bir hükümet talebini Hitler’in partisinde buldular ve kesenin ağzını sonuna kadar açtılar. Hitler’in seçimleri kazanmasının altında yatan ana gerçek, bu ağır sanayi sektörünün desteğidir. Bu dönemde, yani 1928 de NSDAP, 12 olan vekil sayısını 1930’da 107’ye çıkarmıştı. 1931’de Hindenburg, Hitler’e Brüning hükümetine katılmasını istemişti. Hitler ise bunu kabul etmeyecek ve tüm iktidarı isteyecektir. Bu dönemde Hitler Başkanlık seçimlerine aday olur ve kaybeder. Ama yine de 1.400.000 oy alır.

Hitler adım adım ilerliyordu artık. Yeni şansölye olan Von Papen, meclisi fesh ediyor, özellikle SS ve SA’ların (ilki Güvenlik Birliği, ikincisi de Hücum Birliğidir) giderek önünü açıyordu. Doğrusu yeni şansölye tamamıyla Hitler ile anlaşmıştı. 1930 seçimlerinde NSDAP, 230 koltuk alınca taleplerinde daha ileri adımlar atmaya başladı ve iktidarın kendisine verilmesini istedi. Şansölye Brüning dayanamadı bu baskıya ve meclisi yeniden feshetti. Yukarda belirtmiştim. 1932 Kasımında yapılan seçimlerde Naziler ciddi bir gerilemeye sahne olmuştu. Nazilerin bu dönemde aslında bir düşüş yaşadığını görmek gerekiyor. Önceki döneme göre 34 vekil daha az çıkarmıştı seçimlerde. Bu dönemde NSDAP inişe geçmişti. Şöyle ki; Temmuz 1932’deki seçimlerde Nazi partisi %37,27, SPD %21,58 ve KDP ise %14,32 oy almıştı. Ancak aradan 6 ay geçmeden Nazilerin oyu %33,09 gerilemiştir. Bu ciddi bir gerilemeydi. Bir yıl sonra yapılan, yani 1933 seçimlerinde NSDAP %44 düzeyinde oy aldı. Bunun asıl nedeni, baskı ve terör ortamı olsa da KDP ile SDP’nin bir ortaklık kuramamasıdır. Özgür olmayan ve baskıcı koşullarda yapılan bu seçimlerde SDP 7,5 milyon, KDP ise 4,8 milyon oy almıştı. Bunu şöyle de okuyabiliriz; NSDAP oy oranlarını yükseltmiş olsa bile, toplumsal desteğinin sınırlı kaldığını, Kasım 1932 seçimlerinde SDP ile KDP oy oranlarının NSDAP’tan daha fazla olduğunu görebiliriz. Ancak 1933 seçimlerindeki oy oranlarının artması sonrası Hindenburg, Hitler’i şansölye ilan etmesine giden yolda önemli iki gelişme oldu; ilki 27 şubat 1933 günü yapılan Reichstag yangın provokasyonudur. İkincisi de bunu bahane ederek olağanüstü halin ilanıdır. Bundan sonra Hündenburg Hitler’i şansölye ilan etmek zorunda kalmıştır.

Bizim için benzer bir anekdot şuydu; Hitler şansölye (başbakan) oldu ama hala Weimar Cumhuriyetinin Anayasası geçerliydi. Ancak Hitler buna uymak niyetinde değildi. Ona göre mutlak surette anayasa değişmeliydi.

Hitler şöyle diyordu:

‘”Biz parlamenter bir parti değiliz… biz Anayasal yetkiyi ele geçirdiğimiz zaman… devleti doğru olduğunu düşündüğümüz kalıbın içine sokmalıyız.’’

Burada Hitler, burjuva parlamenter sistemi bile yıkmak amacında olduğunu, tek adam diktatörlüğü olan Başkanlığı istediğini, yani sadece Şansölye (bizdeki karşılığı Başbakanlıktır) olmayı değil aynı zamanda Reichsführer (yani devlet başkanı) olması gerektiğini söylemek istiyordu. Ve adım adım devam ediyordu yoluna Führer.

(Bir parantez açalım ve bir analoji daha yapalım; Burada Erdoğan’ın anayasa referandumundaki amaçla Hitlerin amacını bir düşünelim isterseniz…)

Bu süreç şöyle tamamlandı; Reichstag yangını bahanesiyle (ki bu yangını komünistlerin üzerine attılar) Hindenburg, bütün sivil özgürlükleri ve demokratik kazanımları askıya aldı. Hitler’e fırsat doğdu ve dolayısıyla böyle bir anayasayı reddetmenin sözde haklı gerekçelerini anlatmaya başladı. Böyle bir anayasa ile istikrar sağlanamıyordu ona göre. Yani çift başlılığa son verilmeliydi. Erdoğan gibi o da anayasayı çiğniyordu. Nitekim NSDAP, 1933’de Mecliste çoğunluğu elde edememesine rağmen, dördüncü ve gerici bir parti olan Merkez Partisiyle (bugünkü MHP’nin rolüyle kıyaslayın, nasıl benzerlikler taşıdığını göreceksiniz) birlikte hareket ederek ve çoğunluğu ele geçirerek anayasayı nasıl değiştirmeye çalıştığını iyi anlamak gerekmektedir. Peki, biz de ne olmuştu? Yazmaya gerek yok biliyorsunuz zaten.

Ancak bu süreç kolay değildi ama şöyle bir yol izlenecekti artık; 28 Şubat kararnamesine dayanarak 83 komünist parlamenterin vekillikleri düşürüldü. Ardından yapılan oylama sonucu Hitler, çoğunluğu ele geçirerek Reichtag’ın onayı olmadan dört yıllığına yetkiyi elde etmiş oldu. Böylece Weimar Anayasasının ‘’Reich kanunları Reichtag tarafından çıkarılmalıdır’’ diyen 68 maddesinin artık geçersiz olduğuna karar verdiler. Fiili olarak Meclis saf dışı edilmiş oldu. ‘’Yeni partilerin kuruluşunu engelleyen yasa’’ çıkartılarak tüm muhalefet partileri ortadan kaldırıldı. KDP kapatıldı. Yasamanın yürütme üzerindeki tüm kontrol ve denetimi devre dışı bırakıldı. Almanya’da tüm kurumlar üzerinde Nazi kontrolü böylece sağlanmış oldu.

Ne kadar bize benziyor değil mi?

Sonuca giderken bir hususu daha belirteyim; Naziler tek bir bütün değillerdi. Hitler’in bir sonraki adımı SA’lara yönelmek oldu. Nazi partisini kuran ve kendine muhalif olma tahmini yapan Hitler, SA ve onun başında yer alan Röehm ve Strasser gibi isimleri (en yakın yoldaşlarıydı bunlar) bertaraf etti. Bir gecede hepsini kurşuna dizdi. Bu ikili, yani Röehm ve Strasser, orduyu ele geçirmek için ikinci bir darbeyi gerekli görüyorlardı. Hitler bunu hem istemiyordu hem de korkuyordu onlardan. “Kahverengi bir devrimin’’ kendi konumunu mahvedeceğine inanıyordu. Wehrmacht (Ordu) komutanları ile gizlice bir antlaşma yapan Hitler, “Uzun Bıçaklar Gecesi’’ diye anılan 30 Haziran 1934 gecesinde Röehm’ü, Gregor Strasser’i ve Schleicher’i, Von Kahr ile Von Papenin sekreterini ve diğer SA komutanlarını ortadan kaldırdı.

Hitler için son bir darbe kalmıştı. Henüz hukuki olmayan fiili başkanlığını yasal ve meşru kılmak istiyordu. 1934’de Hindenburg öldü. Belki de Hitler tarafından öldürüldü. Bunu bilemiyoruz. Hitler Ağustos 1934’te yeni bir referandum kararı aldı. (Biz de aynı biçimde Nisan 2017’de yapacağız bu referandumu.) Bu seçimde (artık tüm muhalifleri susturmuş, partilerini yasaklamış ve tutuklamıştı) %88 bir oyla hem Reichsführer unvanıyla devlet başkanlığını hem de şansölye unvanıyla başbakanlığı kendinde toplamış oldu.

Sonrası çok acı. Bütün dünya insanlığının yüreğinde kapanmayan bir yaraya, vahşete ve katliamlara yol açmıştır. Dünya insanlığı ağır bir darbe alacak bir döneme girecektir.

İşte seçimlerle ve ayak oyunlarıyla ve en büyük sanayicilerin desteğiyle gelen faşizmin adı Nazi faşizmidir.

ALMANYA’DA ‘PARLAMENTER CUMHURİYETTEN’ FAŞİST DEVLETE GİDEN YOL

1933 yılına kadar Almanya parlamenter bir sistem olan Weimar Anyasası ile yönetilmişti. Ancak 1930 ile 1933 arasında bu cumhuriyet anayasası (öyle demokratik bir anayasa olarak okumayın sakın) önemli ölçüde çiğnenmiş ve kadük hale getirilmişti. Hem şansölye hem de dışişleri bakanı olan H. Brünning, bilindiği gibi ekonomik krize çözüm bulamamış, parlamentoyu ikinci plana atmış, ülkeyi şu an bizde yaşandığı gibi kanun gücünde kararnamelerle yönetmiştir. Bu durum Nazi faşizmine giden yolu oldukça kolaylaştırmıştır. Bu döneme yarı başkanlık sistemi de denilebilir. Ama yine de parlamenter sisteminin ve cumhuriyet yasalarının hüküm sürdüğü, en azından hukuki olarak yürürlükte olduğunu unutmayalım. Türkiye’de ise hala yürürlükte ve hukuki bağlayıcılığı olan 1982 Anayasasının varlığı kitap üzerinde korunsa da, pratikte yok hükmünde kabul edildiğini unutmadan söyleyerek geçmek istiyorum. Bu bakımından Almanya’da hala yürürlükte olan anayasa, parlamenter sisteme göre yazılmış Weimar Anayasasıdır. Ancak bu anayasa 1933 yılına kadar yok hükmünde bir pratikle karşı karşıya kalmıştır. 1931’de adı geçen anayasanın ‘’devletin tehlikede olduğu’’ dönemlerle ilgili 48. maddesine dayanan Brüning, ülkede olağanüstü durum ilan etmiştir ve ülkeyi olağanüstü hal kararnameleriyle (Noterordnungen) yönetmeye başlamıştır. Bilindiği gibi 17 Temmuz 2016’da bizde de anayasal bir hak olan OHAL çıkarılmıştı. Almanya’da buna başkanlık kararnameleri de denilmektedir. Başkan olmadan başkan gibi davranan bir şansölye vardır karşımızda. Adeta bizim şu anda yaşadığımız sürecin bir izdüşümü gibidir.

30’lu yıllar faşizmin hızla ilerlediği yıllardır. Hemen hemen devletin bütün temel kurumları ele geçirilmiştir. En önemlisi polis teşkilatı ve bürokrasidir. Ordu ise hala yükselen faşizm karşısında çelişkiler yaşıyordu. Henüz ordu tümüyle ele geçirilmiş değildi. Nazi faşizmini üstü örtülü bir şekilde destekliyordu ama henüz tümüyle emrine girmemişti. Sonuçta faşizm, Orduyu içten bölmüş, önemli bir kısmını nötralize etmiş ve bir süre sonra hedefine ulaşmıştı. Nazi hareketi orduya aşağıdan sızmıştı. Ordunun rolü iyice kuşa çevrilmiş, 1938 yılında ise yüksek komuta kademesi toptan değiştirilmişti. Genel Kurmay Başkanı ve 14 General ordudan atıldı bu dönemde. 30 Generalin ise rütbesi indirildi. vb…

Kanımca Nazi faşizminin esas başarısı, ordu değildir. Sivil milis gücü olan SA’lar olsa da polis ve bürokrasinin ele geçirilmesi oldukça önemlidir. Bu iki alan SA’ların yanında faşizmin esas başarısını garantileyen ana kurumlar olmuştur. (Burada bir an için duralım ve bizim yaşadığımız süreçle olan benzerliklerini yeniden hatırlayalım. Cemaat ile birlikte yargı ve polisin nasıl ele geçirildiğini… sonra da Ordunun tabii…) Böylece Almanya’da devlet aygıtı parçalanmış, Meclisin (Reichtag) merkezi otoritesi sınırlandırılmış, merkez, bölgesel yapılarla çatışma haline dönüşmüştü. Böylece değişik sınıf güçleriyle birlikte taşra örgütleri devlet içinde ‘özerk’ konumlar kazanmaya başlamıştı. Zamanla bu taşra örgütleri, nasyonal sosyalizmin üstlenme merkezlerine dönüşecektir. Bavyera ve Thüring bölgeleri bunun tipik örnekleridir. Dolayısıyla faşizm, hem merkezi hem de bölgeleri aynı anda kuşatıyordu. Bu dönemde, parti ile devlet kurumları arasındaki çatışmalara son veren bir kararname yayınlandı. Ülke olağanüstü hal yasası ve kararnamelerle yönetiliyordu çünkü. Bizdeki Kanun Hükmünde Kararname’ye (KHK) benzer bir kararnameyle, adı ‘’parti ve devlet birliği’’ olan bir emirle parti ile devlet birliği sağlanmış ve devlet içine çöreklenmiş olan parti, devlet haline gelmişti. Führer’in denetlediği devlet aygıtı şimdi artık parti aygıtı ile kaynaştırılmış olacaktı. Bizde Cumhurbaşkanlığının (yani başkan adayının) parti ile üyeliğinin devamını öngören anayasa taslağının halk oylaması ile geçirilmesinin altında yatan asıl mesele budur. Hitler şöyle diyordu;

‘’Parti şimdi devlet olmuştur. Artık bütün iktidar hükümetin elindedir.’’

Yine de bu iki alan arasında çelişki bir süre var olmaya devam etti. Baskın olan devlet aygıtıydı hala. Parti, kitleleri devlet aygıtına bağlayan volan kayışlarıydı. Ve aynı zamanda devletin ideolojik aygıtına da dönüşüyordu.

Yukarda belirtmiştim. Nazilerin güçlenmelerinin ve ilerlemelerinin asıl kaynağı SA’dır. SA’ların gücü (buna Fırtına Taburları da denilmiştir) 1931 yılında 1 milyonu geçmiştir. Tüm muhalifleri baskı altına alan ve yok eden esas güç bu örgüttü. Bu örgütü Hitler ile birlikte Reöhm yönetiyordu. SS’lerin ise o dönemde gücü sadece 800 civarındaydı. Artık SA komutanlığı, paramiliter bir örgüt olan SS’lerin, SA’ların içinde eritilmesini ve SA komutanlığı altında faaliyet yürütülmesini istiyordu. Ancak bu düşünce hem ordunun hem de tekelci burjuvazinin tepkisi ile karşılaşmıştı. Bu nedenle yukarda yazdığım gibi Temmuz 1934 başında ”Uzun Bıçaklar Gecesi” denilen Hitler’in emri ve ordu komutanlarıyla yapılan antlaşma sonucu SA’ların komutanları ortadan kaldırıldı. Ve böylece SS’ler güçlendirildi. İktidarı ele geçiren Naziler bu dönemde yasal ve yasal olmayan bütün polis güçlerini birleştirdiler. Artık siyasi polis olarak GESTAPO ile SS’ler birleşip tek komuta altına alındı. Bu Himmlerin komutasında 1936 yılında gerçekleşti. Bu güç doğrudan ‘’yüce önder’’ Hitler’in denetimi altında çalıştı. Bu örgüt 1936 yılında 210 bin üyeye ulaşmıştı. Üyeler ise genellikle aydın, okumuş, soylu ve burjuvazinin çocuklarından alınıyordu.

SOSYAL DEMOKRATLARIN İHANETLERİ

Şimdi bazı çarpıcı örneklerle bu süreci yeniden okuyalım. Almanya’da sosyal demokrat parti (orijinal adıyla SDP) disiplinli, bürokratik ve merkezi bir partiydi. Uzun bir tarihi geçmişe dayanır. Ancak bu parti, işçi hareketinin gelişmesini engelleyen, bloke eden, demokratik talepleri bastıran, hatta faşist düzeyde baskılar uygulayan bir parti olmasıyla tanınır. Üyelerinin çoğu sanayi işçisi olan bu parti 1928 yılında (ki NSDAP %2,8 almasına karşın) %20 oy almıştı. SDP, devleti ciddi düzeyde ele geçiren Nazilere karşı hemen hemen hiçbir şey yapmamış ve sessiz kalmıştı. Mesela 1929’da 1 Mayıs kutlamaları SDP tarafından yasaklanmıştır. Gerekçeleri hazırdır; Nazilere bahane sağlamayalım ve provokasyona davet çıkarmayalım vb…  Aynı yıl içinde KDP, yani Almanya Komünist Partisi ise, Berlin’de 1 Mayısı kutlamak ister. Bu dönemde SDP hükümetinin Prusya polisi 33 işçiyi katleder. Bilindiği gibi Rosa Luxemburg ile Karl Liebnechkt’de SDP hükümetinin yönlendirilmesi ve onayı ile katledilmişlerdi. Cinayetleri Nazizm’in öncellerinden olan Freikpors birlikleri gerçekleştirmişti. Meclisin kendisi de faşist ve gerici olan H. Brüningi destekler. Aynı şekilde Hitlere yolu açan son başkanlık seçimlerinde SDP, Hindenburg gibi azılı bir gericiyi de desteklemiştir.

SDP, aynı zamanda güçlü işçi milislerine sahiptir. ‘Reichbahnner’ adıyla bilinir. 1924 yılında bu milislerin sayısı 160 bindir. Göz göre göre gelen faşizme karşı bu milisler asla kullanılmazlar. 1932’de Almanya sosyal demokrat hükümetine, yasal olmadığı halde von Papen tarafından son verildiğinde, komünistlerin önerdiği grevi SDP’nin sendikaları ve merkez yürütmesi reddeder. Dahası Hitler’in şansölyeliğe atanmasının ertesinde, bu atamanın yasal olmadığını ve işlemez olacağını söyleyerek Almanya Komünist Partisi’nin (KDP) önerdiği genel grevi de reddederler. Artık Hitler’in yolu böylece açılmıştır.

Daha büyük bir aymazlığı SDP 1933 yılının 1 Mayıs’ında gösterirler. Nazilerin düzenlediği sözde İşçi Bayramı’na SDP sendikaları büyük bir aymazlıkla katılırlar. Faşizme altın tepside sunulan bu çiçekler ne yazık ki onların sonlarını da getirmiştir. Aynı yılın Temmuz ayında bu SDP’nin de sonu olur. Yasaklamalar başlamıştır artık. Noske ve Severing gibi hain sosyal demokrat sendika şefleri, ‘’Bolşevizme’’ göre Nazizm’i kötünün daha iyisi olarak sunmuşlardır. Ama yine de namuslu SDP’yi saymadan geçmek haksızlık olur. Mesela SDP’nin ‘’Reichbahnner’’ adlı milis örgütü ve başında bulunan M. Höltermann, Nazilere karşı etkin mücadele verilmesini isterler. Ama atı alan üsküdarı çoktan geçmiştir. 28 Şubat 1933 tarihli kararnameyle Weimar Anayasası askıya alınarak olağanüstü hal ilan edildiğinde SDP YK üyesi ve Vorwarts’ın (parti yayın organı) şefi F. Stampfer şöyle yazar: ‘’Faşistler sadece meşru bir hükümet gibi davranabilirler. Doğal olarak bundan, bizim meşru bir muhalefet olacağımız çıkar.’’ Ve devamla şöyle der: ‘’Sosyal Demokratlar faşistlere karşı namuslu eleştirici rolü oynamalıdırlar.’’ Uzatmamak için daha nice örnekleri gösteremeyeceğiz bu yazıda. Oysa Nazi iktidarı, bütün organları ele geçirmiş ve hızla gücünü tahkim etmeye başlamıştır. Sonuç SDP’nin de yasaklanmasıdır. Küçük bir hatırlatma da bizdeki CHP’den olsun; HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları tümden kaldırıldığında ve daha sonra tutuklanmalar başladığında CHP’nin sessizliği, hatta desteği ile SDP’nin Hitler’in ilerlemesindeki sessizliği, hatta desteği arasındaki paralelliği yeniden bir hatırlayalım derim.

   ‘SOSYAL FAŞİZM’ MESELESİ

‘’Sosyal faşizm’’ düşüncesi Komünist Enternasyonal’in (KE) 1924’de 5. Kongresinde öne sürülmüştür. Bu dönemde sosyal faşizm tespiti çok da anormal olan politik bir analiz değildir. Henüz faşizm tehlikesi gündemde değildir ve sosyal demokrasinin işçi hareketi içindeki ihanetine karşı bir söylemi ifade eder. Lenin’in sosyal emperyalizm tespiti ne kadar doğruysa sınıf mücadelesinde sosyal demokratların hain yönlerini anlatan sosyal faşizm tespiti de o kadar doğru kabul edilebilir. Ancak problem daha sonra ortaya çıkacaktır. Böyle olsa da sosyal faşizm en güçlü ifadesini 1928 yılında bulur. Dikkat çekmek isterim. 1928 yılından itibaren Nazi hareketi giderek büyüme eğilimindedir. Bu kararda sosyal faşizm; ‘’sosyal demokrasi işçi sınıfı hareketinin sağ kanadını, faşizm ise sol kanadını oluşturmaktadır’’ denilir. Ancak sorun teoriden pratiğe uygulanacaktır. Bu yanılgılı düşünceyi daha sonra KDP’de benimsemiş oldu.  KDP Genel Sekreteri E. Thalmann bir konuşmasında şöyle demiştir; ‘’…saflarımızda, faşizm ve burjuva sosyal demokrasisini, Hitler’in partisini ve sosyal faşizmi liberal bir şekilde birbirinden ayırma eğilimleri ortaya çıktı.’’

Bu yanılgılı düşünceye kaynaklık eden üç neden sayılabilir;

  1. Farklı devlet biçimlerini birbiriyle özdeş görmek,
  2. Faşist partinin yapısını ve işlevlerini diğer burjuva sosyal demokrat parti ve yapılarıyla bir ve özdeş görmek,
  3. Faşist partinin kitlelere dayanmış olmasından hareketle, sosyal demokrat kitlenin faşizmin de tabanını oluşturduğu yanılgılı düşüncelere dayanıyor olmasıdır.

Dolayısıyla KDP, Hitler faşizmi ilerlerken, sosyal demokrat partiyi de hemen hemen aynı düzeyde düşman görmesi ve onunla bir ittifak aramaması ağır sonuçlara yol açmış ve faşizm adım adım iktidarını perçinlemiştir.

   KOMİNTERN VE İTTİFAKLAR SORUNU

Komintern meselesi başlı başına ele alınması gereken bir konum arzeder. Ben burada çok özet şekilde ve kısaca geriye uzanmak istiyorum. 1921’de hala Lenin yaşarken, Lenin’in de önerisiyle KE 3. Kongresinde ‘Proletaryanın Birleşik Cephesi’ tezi önerilir ve kabul edilir. 1924 yılında KE. 4. Kongresinde ise belirli amaçlar ile sosyal demokrasinin de yer alacağı İşçi Hükümetleri önerisi getirilir. Böyle bir hükümet, proletarya diktatörlüğü yolunda bir aşama olarak görülür. Anlaşılacağı gibi toplumda henüz işçi sınıfı güçlü değildir ve burjuvaziye karşı, komutası proletarya partisinde olmak kaydıyla sosyal demokrat partilerin de işçi hükümetinde yer alabilecekleri deklere edilir. Bu geniş bir ittifak anlamına gelir. Ve üstelik henüz faşizmin kapıları çalmadığı bir dönem olduğunu özellikle hatırlatırım.

Ancak 5. Kongrede eski tezlere itiraz yapılmaz, ama daha önce İşçi Hükümetleri devrimden önce özel bir aşama olarak görülürken, 5. Kongrede özel bir aşama yerine proletarya diktatörlüğüyle özdeş bir anlayış egemen olur.

KE’ın 6. Kongresinde ise (1928), devrimin gündemde olduğundan hareketle savunma değil saldırı tezi öne çıkar. O zaman doğal olarak ittifaklar politikası da toptan değişir. Böylece ‘sosyal faşizm’ tezi ittifakların da yapısını belirler hale gelir. Artık ittifak politikası ‘sınıfa karşı sınıf’ olarak gündemleşir.

Doğal olarak sosyal faşizm, sosyal demokrasinin işçi sınıfı içindeki sağ kanadı olarak ele alındığı için sosyal demokrasiye karşı savaş açılır. Adeta baş düşman olarak görülür.  KDP’nin 10. Plenumunda Thalmann’ın konuşması bunun tipik örneğidir. Hitler faşizmine karşı zaferin önkoşulu olarak ana darbeyi sosyal demokrasiye karşı sürdürmek gerektiğini belirtir Thalmann. Tarih 1929’dur. Dünya çapındaki ekonomik ve politik bunalım dönemine hızla girilmiştir. Almanya da ise otoriter arayışların hız kazandığı bir döneme doğru gitmektedir. Ve Nazi Partisi (NSDAP) adım adım işçi ve halk güçleri arasında güç toplamaya başlar. Daha acısı şudur; E. Thalmann 1932’de, yani Nazilerin hızla ilerlediği bir dönemde (bir yıl sonra Hitler tüm devlet kontrolünü ele geçirmiştir zaten) partinin 12’ci Plenumunda şöyle konuşur; ‘’…gelişmekte olan güncel faşistleşme aşamasında, sosyal demokrasiye karşı mücadelemizde her yumuşama… ağır bir yanılgı olmaktadır.’’

KE’ın 7. Kongresi (1935), daha önce proletaryanın birleşik cephesi (ki doğru olan budur) yerini antifaşist halk cephesine bırakır. Bu sağa savrulma dönemidir. 1935’den sonra bu strateji, sol oportünizmin kefareti olarak bu sefer sağ oportünizme savrulmaktan kurtulamayacaktır. Nedenlerini şöyle toparlayabiliriz;

  1. Proletarya cephesi üzerine şekillenen bir halk cephesi önerisi yanlış değildi. Ama bu proletarya cephesinin tali plana atıldığı ve halk cephesinin öne çıktığı bir pratik içinde gelişmiş olmasıdır yanlış olan.
  2. Liberal burjuvazi ile ilgili en geniş ittifak politikası, bu sefer faşizmin tabanı için daraltıcı bir yönteme yol açmasıyla sonuçlanmıştır.
  3. Ve köylülük ve küçük burjuvazi içinde komünistlerin, dolayısıyla KDP’nin çalışmasının önemsiz bir alana kaydırılmış olması veya küçümsenmiş olması başka bir temel yanlış olarak ortaya çıkmıştır.

   KDP’NİN YANILGILARI VE FAŞİZMİN EGEMEN OLUŞU

O zamanlar KDP’nin politikasına iki temel olgu yön vermekteydi; bunlardan birincisi; işçi sınıfı hareketinin yükselişi ve devrimci bir durumun varlığı yakın bir devrim hedefinin kabul edilmesidir. Bu strateji teorik olarak yanlış değildi. Ama faşizmin yakın bir tehdit olması, devrim için, işçi sınıfının ayaklanması, silahlanması, her düzeyde örgütlenmesi ve diğer hazırlıkların yetersiz oluşu vb. nedenlerle iktidarın kısa bir dönemde alınamayacağını göstermişti. Oysa faşizm bütün gücüyle davul çala çala geliyordu.  Zaten devrimci durumun her zaman devrime yol açmayacağını hem Lenin hem de tarihsel deneyler yeterince göstermiştir. Yakın bir devrim öngörüsü ister istemez saldırı dönemi olarak algılanmıştır. İkincisi de, birinci maddeye bağlı olarak faşist tehlikenin yeterince önemsenmemiş ve yine yeterince ciddiye alınmamış olması gerçekliğidir.

Kimilerine göre partinin, faşizme karşı direnişindeki başarısızlığının nedenleri olarak öne sürülen sorunlardan biriside, üyelerinin sınıf bileşimi meselesidir. Bu doğru değildir. Başarısızlık ne üyelerinin sınıf bileşiminden kaynaklanmıştır (işçi aristokrasisine dayanmış olması ileri sürülen tezlerden birisidir, tersine parti, NRW ve diğer bölgesinde büyük sanayi merkezlerinde en güçlü örgüt yapısına ve üyelere sahiptir), ne de partinin zayıflığı veya üyelerinin azlığıdır. 1932’de partinin üye sayısı 300 bindir. Bunun böyle olmasıyla devrimin zafere ulaşması arasındaki mesafeye neden olan bir dizi sorun şimdilik bu yazının konusu değildir.

KDP, faşizm tehlikesine karşı ne ciddi düzeyde askeri gücünü harekete geçirmiştir ne de sosyal demokrat parti ve ona üye olan sendikalarla ciddi bir ittifak aramıştır. Sosyal faşizm tezlerine karşı ciddi itirazlar gelse de henüz bu tezlerden vazgeçmemiştir. Ama eskisi gibi güçlü bir argüman değildir artık. Zaman zaman sosyal demokratlarla ittifak aranmak istenmiştir. Hatta Thalmann 1932’de yaptığı bir konuşmada, işçilerin sosyal demokrat örgütlere üye olmasının anti faşist bir cephe için engel teşkil etmediğini belirtir ama buna uygun ne pratik örgütlenir ne de somut bir gündem olur, var olanlar da oldukça zayıf kalır. Yine aynı dönemde Thalmann yukarda verdiğim söyleminde, sosyal demokratlara karşı mücadeleyi kesintisiz sürdürmek gerektiğini de belirtmiştir. KDP son anda, Hitler 1933’te iktidarlaşma sürecinde ilerlediğinde sosyal demokrasiye yeni bir eylem çerçevesi önermiştir ama artık atı alan üsküdarı geçmiştir. KDP’de bir yandan böyle girişimler söz konusu olurken, bir yandan da sosyal faşizm tezlerinin pratik örnekleri de yaşanmağa devam eder. Mesela Bade yöresel parlamentosunda komünist parti vekilleri, sosyal demokrat partiye ait olan Demir Cephe ve Reichbanner milislerinin yasaklanması için yasa tasarısı önermeye bile kalkarlar. Sonuçta KDP merkezinin eleştirisi sonucu bu öneri geri çekilse bile partinin içindeki farklılıkları anlatmak için ilginç bir örnektir bu.

Hala ‘parlamenter demokrasi’yle faşizm ayrımının önemsenmemiş olması, hatta bunların eşit görülmesi devam eden politikanın bir sonucuydu. Demokratik hakların ve özgürlüklerin savunulması hala küçümsenmekteydi. Zira böyle bir eylem biçimi partiye göre, kitleleri devrimci saldırıdan alıkoymakta ve reformizme kapıyı aralamaktadır!

KDP’nin seçimlere yaklaşımı da yanlıştır. Parti, oy oranlarının artmasını, sınıfın ve kitlenin kazanıldığının bir ölçütü olarak değerlendirmiştir. SDP’nin oy kaybettiği, KDP’nin oy artırdığı 1930 seçimlerinde, ama Hitler’in zaferi olan bu seçimde Rote Fahne şöyle yazar; ‘….seçimde zafer kazanmış olduğumuz kabul edilirse (SDP’ye göre), Hitler için ‘en büyük gün olmuştur ve görünüşte Nazilerin seçim zaferi sonun başlangıcıdır’, diyebilmektedir.

Daha acısı şudur: KDP MK’nın aksine Komintern 1931’de, Prusya sosyal demokrat hükümetine karşı yapılan halk oylamasında, KDP’nin, Komintern tarafından Naziler ve Çelik Miğferle birleşmeye zorlanmış olması acı bir tarihsel tebessümdür.

Hitler’in zaferinden sonra Komintern’in 13. Kongresinde Manuilski, KDP’yi yeterince savaşmamış olmakla suçlayan yabancı komünistlere karşı ‘’eğer KDP Hitlere karşı silahlı mücadeleye girişseydi provokasyona gelecekti’’ cevabını vermiştir.

Devrime hazırlandığını söyleyen KDP, 22 /23 Şubat gecesinde 4000 komünist Reichstag yangını vesilesiyle tutuklanırken, hala askeri olarak tek bir mermi sıkmamıştır. Belli ki parti askeri olarak da hazırlıklı değildir. Öyle ki 1932’de MK, Württemburg örgütünü, başlıca mücadeleyi SDP değil de Nazilere karşı sürdürmesi nedeniyle eleştiri konusu dahi yapmıştır. Bu bölge örgütünün ‘faşistleri gördüğünüz yerde vurun’ parolasını bireysel şiddeti yerme adına kınamış ve ortadan kaldırmıştır. Komintern’in askeri uzmanı olan Neumann ve Wolwenberg de bu düşüncede oldukları için kınanmıştır.

Burada kuşkusuz Nazilere karşı direnen, cesaretle savaşan, zindanlara ve toplama kamplarına atılan binlerce militanı anmak gerekiyor. Bunlardan birisi de parti politikalarının yanlışlığında etkin rol oynamasına rağmen E. Thalmann’ın kahramanca direnişidir. O tutuklandıktan on yıl sonra toplama kampında kurşuna dizilmiştir.

Maalesef KDP’nin faşizme karşı ortak birlikler yaratamamış olması, faşizme giden yolları kolaylaştırmıştır ve hızlandırmıştır. Ve partinin de ezilmesine neden olmuştur. SPD’nin ihanetleri de Hitler faşizminin gelişimini kolaylaştıran ana yanılgılar olarak tarihe not edilmiştir.

Şimdi bu deneylerden Türkiye ve 16 Nisan referandumu için çıkaracağımız dersler olsa gerek…

Mart 2017

Yazarımızın bütün yazıları için buraya tıklayın

 

 

Hakkında Hasan OĞUZ

Hasan OĞUZ

Bu habere de bakabilirsiniz.

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

Devrimler toplumların altüst olduğu momentlerdir. “En alttakiler”i, en devinimsizleri üste, en “arkadakiler”i öne çıkartır. Hiç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir