Cumartesi, Nisan 7, 2018
Destpêk » GIŞTÎ » KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TABLO MU DEDİNİZ?

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TABLO MU DEDİNİZ?

Kapitalizm, parıltılı bir çöp yığını hâline getirdiği yerkürede; yaşa(tıl)dığımız “karmaşık” gerçekliği, “basitçe” ifade etmemizi, anlamamızı sağlayan bir felakettir.

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TABLO MU DEDİNİZ?

TEMEL DEMİRER / Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

I) KISA BİR ÇERÇEVE

I.1) İŞLEYİŞİ, ÖZELLİĞİ, TANIMI

II) NEO-LİBERAL YIKIM

II.1) EŞİTSİZLİK, AÇLIK!

II.2) YOKSULLUK ÜRETEN ZENGİNLİK

II.3) ÇOCUKLARDAN İŞÇİLERE…

II.4) TÜKETİM+YABANCILAŞMA LABİRENTİ

III) BELİRSİZ GÜNCEL HÂL

III.1) SAVAŞ=MİLİTARİST BİRİKİM

III.2) KAOS GÜZERGÂHI

III.3) “YÖN DEĞİŞTİRME KRİZİ”

III.1) DEMOKRASİ YANILSAMASI VE NEO-FAŞİZM

IV) NİHAYET!

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TABLO MU DEDİNİZ?

TEMEL DEMİRER

“Kapitalizmin temel yasası

ya sen ya da bendir.

İkimiz birden değil.”[1]

Kapitalizm, parıltılı bir çöp yığını hâline getirdiği yerkürede; yaşa(tıl)dığımız “karmaşık” gerçekliği, “basitçe” ifade etmemizi, anlamamızı sağlayan bir felakettir.

Günümüzün en korkunç gerçekliğidir![2]

Komutan Yardımcısı Marcos, “Düşmanın birçok yüzü vardır, ama tek bir ismi var; kapitalizm,” uyarısına konu olan “İleri bir korsanlık sistemidir,” Thorstein Veblen’in saptamasındaki üzere!

I) KISA BİR ÇERÇEVE

Maksim Gorki’nin, “Kapitalistleri seviniz; çünkü sizin kuvvetinizi yiyip yutuyorlar; kapitalistleri seviniz; çünkü dünyanızın bütün hazinelerini boşu boşuna mahvediyorlar; demirinizi sizi öldüren silahlar yapmak için harcayanları seviniz; çocuklarınızı bile bile açlıktan geberten hergele tohumlarını seviniz; kendi rahat ve huzurları uğruna sizi topyekûn öldürenleri seviniz; kapitalisti seviniz; çünkü kapitalistin kilisesi, düşünceleri sizi kara cahilliğin karanlıkları içinde tutmaktadır,”[3] satırlarıyla deşifre edilmesi mümkün olan kapitalizm konusunda en net tanımı V. İ. Lenin verir:

“Kapitalizm denen toplum düzeninde, toprak, fabrikalar, makineler vb bir avuç toprak ağasının ve kapitalistin elinde toplanmıştır, halk yığınlarının ise hiç ya da hemen hemen hiç mülkiyetleri yoktur ve bu yüzden, ücret karşılığında çalışmaları gerekmektedir.”

Rosa Luxemburg’a göre, sonu barbarlık olan kabaca günümüz sosyal ve iktisadi sistemlerinin bütününe denk düşer kapitalizm…

Kan ve sömürüden beslenen kapitalizm hakkında Rosa Luxemburg, “Kapitalist üretimin amacı ve iteleyen sebebi, doğrusu artı değeri sadece herhangi bir miktarda, bir defaya mahsus gasp etmek değil, aksine artı değerin ölçüsüz, hiç bitmeyen bir artışta, hep daha fazla miktarda gasp edilmesidir.”

“Kapitalist üretim tarzının, daha önceki iktisat biçimlerinde amaç olan tüketimin sadece asıl amaca: kapitalist kârın birikimine yarayan bir araç olması vasfı vardır. Sermayenin öz büyümesi, bütün üretimin başlangıcı ve sonu, aslî amacı ve anlamı olarak görülmektedir,” derken; kapitalizm hakkında şu üç öğenin altını ısrarla çizer:

Birincisi, kapitalizm başlangıcından itibaren bir dünya sistemidir.

İkincisi, kapitalist gelişme, sermaye birikiminin temel sürecinden başlayarak, hem politik hem de ekonomik bir hadise -yani politik mücadeleyi, ihtilâfları, şiddeti içeren bir süreçtir.

Üçüncüsü, kapitalist gelişmenin tarihsel sınırları için de, “Eğer kapitalizm her yerde hüküm kurar, dünyadaki bütün insanlar için tek üretim biçim hâline gelirse, daha fazla yayılamaz ve gelişemez. O zaman olanaksızlığı çok açık bir şekilde görülür,” der.

Özetle Rosa Luxemburg’un temel tespiti, “Kapitalizm sadece sürekli hareket, genişleme ve yayılma içerisinde olanaklıdır ve dünya sistemi olmaya uğraşır. Ancak dünya sistemi olarak olanaksızlaşır.”

Bunların yanında Fernand Braudel’e göre de, “eşit olmayan serbest piyasa” ve “küçük bir azınlığın imtiyazı”dır.

Pierro Sraffa için, “Kâr ve bu kârı elde etmek için kullanılan aracın (sermayenin), “malı, mal üretimi için kullanmak”, malların alım ve satımını sağlamak veya hizmete dayalı işgücünü arz etmek ve satmak suretiyle birikimini (accumulation) sağlayan toplamların işleyiş tarzıdır.”

Georg Fülbert’e göreyse, i) Kâr elde etmek, ii) Sermaye birikimi sağlamak gibi iki işlevi vardır. Onun için kapitalizm tanımı ise kapitalizm eşit olmayan bir değişime (mübadele) dayanır. Bugüne kadarki tarihi dikkate alındığında, doğal kaynakların büyük oranda tüketilmesine ve doğanın aşırı kirletilmesine yol açmıştır.

Immanuel Wallerstein’ın ifadesiyle, bu dönemin ayırt edici vasfı, sonsuz sermaye birikiminin ana hedef olması ve kutsanmasıdır.

Bunların tümüne Karl Marx’ın şu yaşamsal tahlili de eklenmelidir:

“Kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir. İşte bu sermaye ve onun kendisini genişletmesidir ki üretimin hem çıkış ve hem de sonuç noktası, hem itici gücü, hem amacı olarak görünür; üretim yalnız sermaye için üretimdir, ama bunun tersi doğru değildir; üretim araçları, sırf, üreticiler toplumunun yaşama sürecinde, devamlı bir gelişmenin araçları değildirler. Sermayenin değerinin, büyük üretici kitlelerin mülksüzleştirilmelerine ve yoksullaştırılmalarına dayanan kendisini koruma ve genişletme sürecinin içerisinde devam ettiği sınırlar yalnız başına hareket edebilirler; – işbu sınırlar, sermaye tarafından kendi amaçları için kullanılan ve üretimin sınırsız büyümesine, üretimin kendisinin bir amaç hâline gelmesine, emeğin toplumsal üretkenliğinin hiçbir koşula bağlı olmadan gelişmesine doğru yol alan üretim yöntemleri ile sürekli bir çatışma hâline girerler. Araçlar -toplumun üretici güçlerinin hiç bir koşula bağlı olamadan gelişmesi-, sınırlı bir amaçla, mevcut sermayenin kendisini genişletmesi amacı ile devamlı çatışma içersine girerler. Kapitalist üretim tarzı, bu nedenle, maddi üretim güçlerinin gelişmesi ve uygun bir dünya piyasası yaratılmasının tarihsel bir aracı olup, aynı zamanda da, bu tarihsel görevi ile, buna uygun düşen kendi toplumsal üretim ilişkileri arasında sürekli bir çatışmadır.”

Bu böyle olduğu içindir ki, “Kapitalizmi diğer tarihsel yaşam tarzlarından ayıran, onun doğrudan insan türünün istikrarsız, kendiyle çelişen doğasına yönelmesidir. (…) Kapitalizm sırf varlığını sürdürebilmek için bile sürekli hareket hâlinde olmak zorunda olan bir sistemdir. Sürekli ihlâl onun özünde vardır. Başka hiçbir tarihsel sistem, özünde iyi olan insanın kolaylıkla ölümcül amaçlara yöneltilebileceğini bu kadar açık şekilde gözler önüne seremez. Kapitalizm bazı saf solcuların düşündüğünün aksine bizim ‘düşmüşlüğümüz’ün sebebi değildir. Ama bütün insan rejimleri arasında hiçbiri, bir dil hayvanının içindeki çelişkilerini bu denli kötüleştirmemiştir,” der Terry Eagleton.

Toparlayarak özetlersek: Kendinden önceki tarihsel üretim tarzlarından farklı olarak, kapitalist sistemde ekonomi- toplum ilişki tersliği söz konusudur. Teorik olarak ekonomi toplumun hizmetinde ve ona tâbi olması gerekirken, Karl Polanyi’nin bir tâbirini kullanırsak, ekonominin toplumda içerilmiş olması gerekirken, kapitalizmde toplum ekonomiye içerilmiş, ona tâbi durumdadır. Oysa, piyasanın kör mantığına tâbi bir toplum uzun vadede sürdürülebilir değildir. Bu niteliğin doğal sonucu olarak, kapitalist sistemde üretimin birincil amacı doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, kâr etmek üzere değişim değeri yani meta üretmektir. Dolayısıyla kapitalizm, yegâne amacı ve varlık nedeni sermaye üretmek ve sermayeyi büyütmek olan bir ölü emek uygarlığı veya aynı anlama gelmek üzere bir meta uygarlığıdır. Her bireysel kapitalist veya kapitalist firma, vahşi rekabet ortamında sermayesini büyütmeden varlığını sürdüremez. Bunun için rakipleri aleyhine toplam artı-değerin olabildiğince büyük bir kısmana el koymak, kâr etmek, kârını azamileştirmek ve elde ettiği kârı yeniden sermayeye dönüştürmek durumundadır. Velhasıl, kapitalizm demek, üretim için üretim demektir… Bu yüzden kapitalistler arasındaki yarış cehennemi bir yarıştır ve her kapitalist ‘ileriye doğru kaçmak’ zorundadır. Kapitalist sermaye birikiminin kör mantığı, bizzat kapitalisti de ipte cambaz gibi oynatmaktadır. Kapitalist rekabet ve kâr’la ilgili olarak Pierre Joseph Prudhon, “Rekabet ve kâr: birincisi savaş, ikincisi ganimet” derken, kapitalist mantığın ve işleyişin niteliğine gönderme yapıyor. Kapitalizmin bir tanımı da onun bir ücretli kölelik sistemi olduğudur. Artı değerin, kârın, sermayenin, dolayısıyla zenginliğin kaynağı canlı emektir [ücretli işçi] ve canlı emek ölü emeği [sermayeyi] büyütmenin hizmetindedir. Bu niteliği itibariyle kapitalizme kadavra medeniyeti demekte bir sakınca yoktur…

Kapitalist yağma ve talan rejimi, bu dünyada ne varsa metalaştırıyor, paralılaştırıyor, her şeyi kâr etmenin aracına dönüştürüyor. Öyle ki, birinin acısı, sıkıntısı, mutsuzluğu, başkasının çıkarı, kazancı, kârı hâline geliyor.[4]

Ve nihayet V. İ. Lenin’in ‘Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’ başlıklı yapıtından altını çizdiği üzeredir her şey: “Kapitalistlerin dünyayı kendi aralarında paylaşmalarının nedeni, onların kötü ruhlu olmaları değildir, aksine varılan yoğunlaşma aşamasının, onları kâr elde edebilmek için bu yolda ilerlemek zorunda bırakmasıdır.”[5]

I.1) İŞLEYİŞİ, ÖZELLİĞİ, TANIMI

Miguel D. Lewis’in, “Kapitalizm dindir, bankalar da kiliseler. Bankacılar din adamlarıdır. Zenginlik cennettir, fakirlik ise cehennem. Zenginler azizdir, fakirler ise günahkâr. Mülkler dualardır, para ise tanrı,” diye betimlediği kapitalizm; emeği reddeden, onuru ve gururu ayaklar altına alan, parayı tanrılaştıran ve insan(lık)ın içindeki kötüyü besleyen sistemdir.

Köleliğin ta kendisiyken; kan emici bir mahlûk olarak da nitelendirilebilir.

Kölenin adını “ücretli çalışan” olarak değiştiren barbarlık; İngiliz klasik okulunun “güçlü olan yaşamaya devam eder,” mantık(sızlığ)ına dayalı, orman yasalarıyla malûl yağmanın yerküreye egemen olmasıdır.

Ya da ezen ile ezilen ilişkileri var olmadığı sürece yaşaması imkânsız olup, sermayeye (paraya) sahip olanların at oynattığı sistemdir.[6]

“Vahşi ve evcil çeşitleri vardır” teranesi bir yalandan ibarettir; kapitalist toplumlar aslında totaliterdir.

“Demokrasi” sanrısıyla malûl kapitalist sistem açısından, kapitalist üretim sürecinde demokrasi gibi bir olgudan hiçbir şekilde bahsedilemeyeceği “es” geçilir!

Kapitalizmin “demokratik” olduğunu iddia edenler, demokrasinin ne olduğundan bihaberdirler. Kapitalizmin “başarısı” iş hayatını merkeze alıp, gündelik hayatı iş hayatı için bir toplama kampı ve iş hayatının ürünlerini ortaya serdiği bir pazaryerine çevirmekteki başarısıdır. Sistemin genel idaresine dair yabancılaşma, kamu ile yönetimi arasındaki devasa işbölümü ve uzmanlaşma ise bunun üzerine tüy diker.

Ayrıca burjuva demokrasisi tanımı gereği, kapitalizmin en temel özelliklerinden birini de bağrında taşır: Birleşik ve eşitsiz gelişim. Bu iki özellik birbirinden ayrı düşünülemezken; sermaye sahiplerinin egemenliği; artı değer gaspıdır; kâr maksimizasyonu uğruna açlıktan ölümleri bile meşrulaştırmıştır.

Üretim araçlarının özel mülkiyetin kontrolünde olduğu, işçilerin emeğini sömürerek bütün ekonomik gücü, politik iktidarı, ideolojik egemenliği elinde topladığı sınıflı bir toplum biçimi olarak kapitalizm, soru(n)ların yeniden üretimine dayanan bir sistemdir.

Çünkü kapitalizmde kâr olmadan zengin olunamaz; sömürü olmadan da kâr olamaz. Yani kapitalizm, birilerinin diğerlerini sömürmek zorunda olduğu eşitsizliktir.

Sınıflı sömürücü toplumlardaki cinsiyetçilik ve ırkçılık ayrımları, kapitalizm ile safileştirmiştir.

Sadece insanı değil, doğayı ve diğer canlı türlerini yok olma tehdidiyle karşı karşıya bırakır. Ekolojik dengeyi bozar, bozmuştur.

Doğa ve insan kişiliğinin üzerinde yıkıcı etkisini sürdüren kapitalist sistem, sınırsız kâr hırsı, bencillik, yeryüzünü metalaştırma güdüsünü beslerken; sermaye ve teknolojinin sağladığı imkânlarla doğadaki tüm maddi değerleri meta hâline dönüştürüp, piyasaya sürüyor. Böylece insan(lık)ı var eden değerlerin yok edildiği, kâr, hırs, bencillik öne çık(artıl)ıyor!

Evet kapitalizm karanlıktır, ölümdür, nefrettir, doğanın sonu ve emek sömürüsüdür.

Bencil ruhlu insan(lar) yetiştirip; yabancılaşmayı besleyen kapitalizmi yıkacak olan işçi sınıfıdır; emeği sömürülenlerdir.

“Kapitalist üretim ilişkileri” denilen şey, “efendi/ köle ilişkisi”nden başka bir şey değilken; kapitalizm “gerçek(ini)” yalan(lar)ıyla üretir; ve bu “gerçek(ine)” herkesi inandırıp; hakikâti görünmez kılar.

Güçlüyü daha güçlü, zayıfı daha zayıf kılma işleyişi üzerinde kurulan kapitalist sistemin iğrençlikleri saymakla bitmez. “Çalıyor ama çalışıyor,” ifadesindeki yozlaşmışlık gibi ve Franz Kafka’nın ‘Dönüşüm’ündeki üzere:

Gregor Samsa, uyandığında, uykudayken bir böceğe dönüştüğünü fark eder. Şaşırmasına şaşırır elbette de acilen yataktan kalkması gerekmektedir zira yetişmesi gereken bir tren, gitmesi gereken bir yer, pazarlaması gereken mallar, kazanması gereken paralar, ödenmesi gereken borçlar ve geçindirilmesi gereken bir aile vardır. Bütün bir sabahı sırtüstü gelen böceğin karnının üstüne dönme çabası içinde geçirir de neye dönüştüğünü umursamaz, düşünmez. İçinde bulunduğu tek rahatsızlık işe geç kalmak, patronlarından azar işitmek ve kovulmak kaygısındandır. Yaptığı ve yapması gereken harcamaların hesabıyla doludur zihni ve yataktan kalkma azminin yegâne motivasyonu gerekli parayı kazanmak için işe gitme/yetişme zorunluluğudur.

Kullanmayı bilmediği pek çok ayağı, sırtındaki sert kabuğu, ne işe yaradığı meçhul duyargalarıyla tek gecede tam bir böcek ama nefret etmediği tek bir çalışanın bile olmadığı o yerde en az dünkü kadar çalışmak zorunda olan daimi işçidir o.

Kapitalizm insana işte bunu yapan ekonomik düzendir; bir gecede olmasa bile insanı neye dönüştüğünü hiç umursamadan böcekleştirendir. Kendi varlığından uzaklaştırandır insan(lık)ı…

İlaveten “Tüketiyorsun, öyleyse varsın, tüketmiyorsan yoksun” diyen kapitalizm, en kârlı dolandırıcılık biçimidir.

Adaletsizliğin küreselleşmesinden başka bir şey değilken; savaşlar çıkarır, öldürür, sömürür.[7] Yani tam anlamıyla orman kanunlarının işlediği, güçlü olanın var olmaya hakkı olduğu ve güçsüzün av olduğu bir sistemdir.

Adam Smith’in bahsettiği “görünmez el”in insanlığı silkelediği kapitalizm, insanın insana kulluğundan, “ücretli köleliği”nden ve proletaryanın mutlak sefilleşmesinden başka bir şey değildir.

Erich Fromm’un işaret ettiği gibi, insan(lık)ı “sahip olmak” ile “olmak” arasında bir ikilemde bırakan kapitalizm; eşitsizlikleri büyütüp; insan(lar) arasında uçurumu derinleştirir. Örneğin Afrika kıtasının bir yılda tükettiği enerjiyi, ABD’nin tek başına tüketmesi gibi…

Savunucularının dahi vahşiliğini kabul ettikleri kapitalizm, Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’sında, “Atıp kurtulmak onarmaktan iyidir, yama artarsa refah düşer,” diye özetlenendir.[8]

Üretim araçlarının burjuvaların kontrolünde olduğu; tüm yoksulları tüm zenginler hesabına çalıştırılmasıdır; özel mülkiyet, sömürü ve kâr sistemidir kapitalizm…

Özetin özeti: Emeği metalaştırıp; kârları özelleştirerek, zararları sosyalleştirendir.

Adam Smith’in “an invisible hand divits/ Görünmez el müdahalesi” diye sunduğu “uzun eli”yle kapitalizm, insan(lık)ı hiçe saymaktır.

Dünyada ne kadar illet varsa, kaynağıdır. Savaşların, açlıkların, sömürünün… Açların düşmanı, aç bırakanların dostudur; kan dökenlerin dostu, kanı akanların düşmanıdır.

Tam da bunun için Karl Marx, “Kapitalizmi saygın biçimlere büründüğü kendi yurdunda (Londra, Paris, Brüksel vs.) değil kedini gizlemeksizin ortaya çıktığı sömürgelerde (Yeni Delhi, Kongo, Ruanda vs.) gözlediğimiz zaman derinliğine inmiş olan ikiyüzlülüğü ve karakterine özgü barbalığı bütün çıplaklığıyla gözler önüne serebiliriz” der ‘Felsefenin Sefaleti’nde…[9]

Kapitalin, artı değerin gaspıdır; çelişkileriyle müsemma, savaşlar ile beslenendir.

Sonuna dek pragmatist ve merkantilisttir. Kazanmak adına her yolu mubah görür ve onu toplum nezdinde de sonuna kadar meşrulaştırmaya çalışır.

Dünya halklarının iliğini kemiğini sömüren, zengini daha zengin eden sistemdir; “altta kalanın canı çıksın”dır.

Bireyin kendisine dahi yabancılaşmasına ve dış dünyaya karşı vahşileşmesine neden olandır.

Her şeyin metalaştı(rıldı)ğı (duygular, sevgi, aşk, din iman, vs) distopyadır.

Erich Fromm’a göre, içinde yaşayan herkesi ruh hastası yapan sistemdir.

Karl Marx’ın ifadesiyle, “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser”ken; yerküreyi yaşanmaz hâle getirmektedir. Doğayı kirletmiş, insanları açlık ve savaşla katletmektedir.

Savaş(lar) kapitalizmin en büyük sermayesidir.

Her geçen gün daha vahşileşmek zorunda olup, güçlünün daha da güçlenmesini sağlayan sömürü sistemdir.

Kapitalizmin dinamiği sermayedir; sermaye de el konmuş artı değerdir.

Veya dünyanın en büyük çadır üreticisi Pakistan’ın, kendi depreminde çadırsız kalmasıdır.[10]

Hasılı tutulacak hiçbir yeri olmayan veya parası olana hayat, olmayana ölüm veren ekonomik sistemin adıdır.

John Maynard Keynes’in, “The astounding belief that the wickedest of men will do the wickedest of things for the greater good of all/ En kaypak, çıkarcı insanların, en çıkarcı işleri yaparken genelin iyiliğine katkısı olacağına dair şaşırtıcı bir inanç” biçiminde tanımladığı; ezenlerin, kan ve güç ile yarattığı; ahlâk ve adaletin bulunmadığı, paranın despotik egemenliğidir.

Veya Bertolt Brecht’in şu şiirindekidir:

“iyice görüyorum artık düzeni./ orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,/ aşağıda da bir çok kişi./ ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:/ ‘çıkın buraya gelin ki,/ hepimiz olalım yukarıda.’/ ama iyice gözlediğinde görüyorsun,/ neyin saklı olduğunu/ yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.

bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta./ yol değil ama./ bir tahta bu./ ve şimdi görüyorsun açıkça;/ bu bir tahterevalli tahtası./ bütün düzen bir tahterevalli aslında./ iki ucu birbirine bağımlı./ yukardakiler durabiliyorlar orada,/ sırf ötekiler durduğundan aşağıda/ ve ancak;/ aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece/ kalabilirler orada./ yukarıda olamazlar çünkü,/ ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.

bu yüzden isterler ki;/ aşağıdakiler sonsuza dek/ hep orada kalsınlar./ çıkmasınlar yukarı./ bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden./ yoksa durmaz tahterevalli./ tahterevalli./ evet, bütün düzen bir tahterevalli.”

Söz konusu “tahterevalli” için Charles Bukowski’nin, “İşin delirtici yanı tek bir mermi bile sıkmadan canlarımızı alıyor olmaları, para babalarının şişko oğulları Beverly Hills’de on dört yaşında kızların ırzlarına geçerken ben bir yerlerde asgari ücretle belimi kırıyordum, helada beş dakika fazla kaldığı için işten kovulan adamlar biliyorum, anlatmak istemediğim çok şey gördüm,” diye anlattığı vahşeti Friedrich Engels de şöyle özetler:

“Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. Ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.”

II) NEO-LİBERAL YIKIM

Paul Samuelson’un, “Bir ülkede fakirlerin bebeklerinin içeceği sütü, zenginlerin köpekleri içiyorsa o ülkede kapitalizm hâkimdir” notunu düştüğü vahşet artık yerkürede sürdürülemez bir yıkımdan başka bir şey değildir; yerle bir etme durumudur.

“Yok olmaya sebep olabilecek büyük zarar, felaket,” olarak tanımlanan “Yıkım”, insan(lık)ın, yerkürede kapitalizmle yaşa(tıl)dığı haldir.

Ya da Mephistopheles’in ağzından, “günah dediğiniz ne varsa sizin/ yıkım, kısacası kötülük/ benim özümdedir, bu yüzden,”[11] diye haykırandır!

“Nasıl” mı?

II.1) EŞİTSİZLİK, AÇLIK!

Mesela yerkürede üretilen gıdanın yüzde 30 ila yüzde 50 arasındaki miktarının yenilmeyip, dünya çapında her 7 kişiden birisinin açlık çekmesine sebebiyet veren sistem. “İsraf” işlemini de böylelikle öğrenmiş oluyoruz kapitalizm ile…

‘Mc Donald’s’ın ceo’sunun 1 yıllık maaşı olan 8.75 milyon doları kazanmak için, 1 işçinin 300 yıl çalışması gerekirken; ‘Starbucks’ için kahve temin eden bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gereğidir. Bu sisteme kapitalizm denir.

Günde 100 bin kişi, yılda 36 milyon kişi açlıktan ölüyor. 1 milyar insan temiz suya, 2.4 milyar insan sağlık hizmetlerine ulaşamıyor.

Her gün 34 bini 5 yaşın altında; 50 bine yakın insan yoksulluğa bağlı sebeplerden ölüyor ki bu yılda 18 milyon kişiye tekabül ediyor.

Dünyada birileri uzaya tatile giderken, birileri bir lokma ekmek bulamadığı, yatacak yeri olmadığı için mezara giriyor. Her yıl önemli miktarda ürün denize dökülürken, ya da stoklarda çürümeye terk edilirken, insanlığın üçte biri günde 2 doların altında bir parayla yaşamını sürdürmeye zorlanıyor. Dünya nüfusunun yüzde 10’unu oluşturan azınlık zenginliğin yüzde 80’inden fazlasını elinde bulundururken, yüzde 50’lik kesim zenginliğin yalnızca yüzde 1’ine erişebiliyor.

Yüz binlerce boş konut varken, milyonlarca insan sokaklarda yaşıyor. Toplumun iki karşıt kutba, iki uzlaşmaz sınıfa bölündüğünün bundan daha çarpıcı bir kanıtı olamaz. Bu pisliğin, haksızlığın, sömürü düzeninin adı kapitalizmdir.

En zengin 8 asalağın dünya nüfusunun yarısının toplamından daha zengin olduğu;[12] 12 milyar insanı doyuracak besin üretip, 7 milyar olmayan dünyanın yarısını aç bırakan; piyasada dönen paranın yüzde 95’ine, nüfusun yüzde 5’inin sahip olduğu, kalan paranın yüzde 5’iyle de, nüfusun yüzde 95’inin yaşayabilmek zorunda olduğu sistemdir.

2013 yılında 58 milyarder dünya nüfusunun yarısının gelirine eşit zenginliğe sahipken; her bir milyarder 60 milyon insanın gelirine eşit bir zenginliğe denk düşüyor kapitalizmin dünyasında…

2016 yılı verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 10’u toplam dünya gelirinin yüzde 70’ine sahip, en zengin 20 ülkenin geliri en yoksul 20 ülkenin 37 katı. Yaklaşık 2.5 milyar kişi günlük 2 dolar yoksulluk sınırının, 1 milyar kişi ise günlük 1 dolar açlık sınırının altında yaşıyor.

1990 yılından beri ‘BM Kalkınma Programı’ (UNDP) tarafından yayımlanan ‘İnsani Gelişme Raporu’na göre, dünyada her dokuz insandan biri aç, her üç insandan biri yetersiz besleniyor.[13]

‘The Lancet’ sağlık dergisinin araştırmasına kötü sosyo-ekonomik koşullarda yaşamak, insanların yaşam sürelerini en az 2.1 yıl kısaltıyorken;[14] Somali’de 3 milyon Somalili, bir lokma yiyecek bulmak umuduyla yollara düştüğü[15] yerküre tablosunda Güney Sudan’ın bazı bölgelerinde yaklaşık 5 milyon kişi, acil gıda yardımına muhtaç…[16]

‘BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) açıklanan verilere göre Nijerya, Somali, Güney Sudan ve Yemen’de yaşayan toplam 22 milyon çocuk ise aç…[17]

Üstüne üstlük dünyada 795 milyon insan yeterince beslenemezken,[18] belli başlı tahıl ihracatçısı ülkelerde tahıllar silolarda depolanıp, uyumaktadır.[19]

Yeri geldi aktaralım: Tek başına Bill Gates’in serveti 86 milyar dolar. Milyonlarca Yemenlinin hayatta kalabilmesi için gerekli olan 2.1 milyar dolardan 40 kattan daha fazlası tek kişinin elinde.

BM, dünyanın 1945’ten, yani İkinci Dünya Savaşından bu yana en büyük insani krizle karşı karşıya olduğunu açıkladı. Açıklamayı yapan BM İnsani Yardım Koordinatörü Stephen O’Brien, Yemen, Somali, Güney Sudan ve Nijerya’da 20 milyondan fazla insanın açlıkla karşı karşıya olduğunu ve felâketin önüne geçmek için 2017’nin Temmuz ayına kadar 4.4 milyar dolar yardımda bulunulması gerektiğini tüm dünyaya duyurdu.

Yemen’de nüfusun üçte ikisi yani 18.8 milyon insan yardıma muhtaç ve 7 milyondan fazlası aç. Yerleşim yerlerinin bombalanması ve harap edilmesi nedeniyle temiz suya, besine ulaşamayan, tedavi imkânı bulamayan çoğunluğu çocuk olmak üzere binlerce insan hayatını kaybetmiş durumda. Sadece son iki ay içerisinde savaştan kaçıp hayatta kalma umuduyla ülkeyi terk edenlerin sayısı 48 bin. 2 milyondan fazla çocuk okula gidemiyor, tüm gelecekleri, hayalleri yok oluyor, sönüp gidiyor. Yemenlilerin hayatını kurtarabilmek ve koruyabilmek için 2.1 milyar dolar yardıma ihtiyaç var.

Coğrafi konum açısından Yemen’le büyük bir benzerliğe sahip olan Somali’de, yoksulların kaderi de Yemenlilerden farklı değil. Somali’de 2010-2012 arasında 260 bin insan açlıktan hayatını kaybetmişti. Bir kez daha milyonlarca insan açlıkla yüz yüze. İnsanlara yaşam alanı bırakılmıyor, hayvanları, tarlaları, temiz içme suları yok. Çocuklar ve kadınlar yiyecek ve su bulabilmek için haftalarca yürüyor ama nafile… 6.2 milyon insan yardıma ve korunmaya muhtaçken, 3 milyona yakın insan açlıkla karşı karşıya. Milyonlarca açın hayatta kalabilmesi için acil yardıma ihtiyaç var.

Güney Sudan da, açlıkla boğuşuyor. Güney Sudan’da 7.5 milyondan fazla insan yardıma muhtaç. Bir milyondan fazla çocuk yeterli beslenememe sorunuyla karşı karşıya bulunuyor. 270 bin çocuk ise açlıktan ölmek üzere. Haziran 2016’dan bu yana kolera salgını ülkenin pek çok bölgesine yayılmış durumda. 3.4 milyon insan çatışmalar ve besin sıkıntısı sebebiyle yer değiştirirken, sadece Ocak ayından bu yana 200 bin insan ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Nijerya da insanların açlıkla yüz yüze kaldığı, kara kıtanın çileli ülkelerinden bir diğeri. Yedi yılı aşkın süredir ülkede Boko Haram’ın saldırıları nedeniyle 20 binden fazla insan yaşamını yitirdi, 2.6 milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bugün Nijerya’da 450 bini çocuk olmak üzere 14 milyon insan açlıkla karşı karşıya. Beş yaş altındaki yüz binlerce çocuk açlıktan can çekişiyor ve bunların yüzde 20’si ölümle burun buruna.

Emperyalist müdahalelerin halklar açısından anlamı açıktır: açlık, sefalet, tecavüzler, katliamlar… Güney Sudan, Nijerya, Yemen ve Somali’de milyonlarca çocuk açlık nedeniyle ölümle karşı karşıya… Kadın çocuk milyonlarca insan adeta ölüme terk edilmiş durumda. Somali’de sadece iki günde 110 kişinin açlıktan ölmesi çürüyen kapitalizmin insanlığa yaşattığı dehşeti, insanın iliklerine kadar hissettiriyor.

‘BM Gıda ve Tarım Örgütü’ (FAO) açlık oranı düşse bile 2030 yılında dünyada 650 milyon insanın ya da başka bir deyişle dünya nüfusunun yüzde 8’inden fazlasının besin bulamaz hâle geleceği öngörüsünde bulunuyor. Kapitalizm var oldukça açlığın, sefaletin ortadan kalkması mümkün değildir. Bu gerçek her geçen gün daha da yakıcılaşıyor. Dünyanın en zengin 8 kişisinin elinde tuttuğu zenginlik 3 milyar 600 milyon insanın sahip olduklarının toplamına eşitken, açlığın, sefaletin yeryüzünden kalkması beklenebilir mi?[20]

II.2) YOKSULLUK ÜRETEN ZENGİNLİK

Kapitalizm tarihin gelmiş geçmiş en güçlü, en ileri, ama aynı zamanda en mantıksız sistemidir. Kapitalizm bütün doğruları ve varsayımları baş aşağı çevirir. Bu yüzden kapitalizmi ancak sınıf çelişkileri üzerinden ve sınıf mücadelesi penceresinden bakarak anlayabiliriz. Örneğin 2009 yılı tüm dünyada krizle geçti. Milyonlarca insan işsiz, evsiz, güvencesiz bir hayata kavuştu! Ama kriz işçi ve emekçiler için felaket, burjuvazi için fırsat demektir. İşçi sınıfı yoksullaşırken, burjuvazi servetine servet kattı, dünyanın en zenginleri ortalama yüzde 50 büyüdü! Kriz birilerine krizken, birilerine zenginleşme fırsatı demektir.

ABD’li milyarder yatırımcı Warren Buffett “Japonya’daki yıkıcı depremin olağanüstü bir vaka olduğunu ve bu durumun Japon şirketleri hisseleri için alım fırsatı yarattığını” söylemişti! İşte kapitalizm budur. On bin insan ölmüş, binlercesi kayıp, bir ülke yıkılmış, nükleer felaketle uğraşıyorlar; ama birisi çıkıp Japon hisselerini almanın tam zamanı diyebiliyor. Budur kapitalizmin işte…[21]

Bu kadar da değil!

2016 yılı ‘Küresel Servet Raporu’na göre; bir yılda küresel servet miktarı 3.5 trilyon dolar artarak 256 trilyon dolara çıkmış…

Servet piramidi şunu söylüyor; küresel yetişkin nüfusunun yüzde 73.2’si yani 3 milyar 546 milyon kişinin serveti 10 bin doların altında. Bu devasa sayıdaki kişinin toplam serveti 6.1 trilyon dolar ediyor; bu da küresel servetin sadece ve sadece yüzde 2.4’ü.

Oysa en üst dilim, serveti 1 milyon dolardan fazla olanlar, küresel yetişkin nüfusun binde 7’sini oluşturuyor, sayıları 33 milyon kişi; bunların toplam serveti 116.6 trilyon dolar. Küresel servetin yüzde 45.6’sı.[22]

Bu kadar da değil! ‘The Forbes’un dünyanın en zenginleri listesinde zirve 86 milyar dolarla yine Bill Gates’in oldu. 1 yılda 233 kişi listeye girerken rekora imza atıldı. Milyarder sayısı ilk kez 2 bini geçti.

Gates’i 75.6 milyar dolar kişisel varlığıyla Warren Buffett’ın izlediği listede, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos 72.8 milyar dolarla 3’üncü oldu. İspanyol hazır giyim devi Zara’nın sahibi Amancio Ortega 71.3 milyar dolarlık servetiyle listeye 4’üncü sıradan girerken, Facebook’un patronu Mark Zuckerberg 56 milyar dolarlık servetiyle 5’inci, Meksikalı işadamı Carlos Slim Helu 71.3 milyar dolarla 6’ncı, Oracle’ın sahibi Larry Ellison 52.2 milyar dolarlık servetiyle 7’nci, ABD’li sanayiciler Charles ve David Koch kardeşler 48.3’er milyar dolarlık servetleriyle 8’inci, finansal hizmetler sektöründe faaliyet gösteren Michael Bloomberg 47.3 milyar dolarla 10’uncu sırada yer aldı.

Kadınlarda, Fransız kozmetik devi L’Oreal’in en büyük ortağı Liliane Bettencourt 39.5 milyar dolarlık servetiyle listede 14’üncü sırada yer bulurken, en zengin kadın unvanını aldı. Listedeki milyarder sayısı 2016’da 1.810 iken 2017 yılında yüzde 13 artışla 2 bin 43’e çıktı. 233 kişilik artışın 31 yıldır tuttuğu kayıtlardaki en büyük artış olduğu bildirildi. Listedeki milyarderlerin toplam serveti de yüzde 18 artarak 7.67 trilyon dolara ulaştı.[23]

 

‘THE FORBES’IN 2016 YILI DÜNYANIN EN ZENGİN 100’Ü LİSTESİ[24]
SIRA KİM ÜLKE SERVET (Milyar Dolar) ŞİRKET
1 Bill Gates ABD 86 Microsoft
2 Warren Buffett ABD 75.6 Berkshire Hathway
3 Jeff Bozos ABD 72.8 Amazon.com
4 Amancio Ortega İspanya 71.3 Zara
5 Mark Zuckerberg ABD 56 Facebook
6 Carlos Slim Helu Meksika 54.5 Telekom
7 Larry Ellison ABD 52.2 Oracle
8 Charles Koch ABD 48.3 Koch Industries
9 David Koch ABD 48.3 Koch Industries
10 Michael Bloomberg ABD 47.5 Bloomberg
11 Bernard Arnault Fransa 41.5
12 Larry Page ABD 40.7
13 Sergey Brin ABD 39.8
14 Liliane Bettencourt Fransa 39.5
15 S. Robson Walton ABD 34.1
16 Jim Walton ABD 34
17 Alice Walton ABD 33.8
18 Wang Jianlin Çin 31.3
19 Li Kashing Hong Kong 31.2
20 Sheldon Adelson ABD 30.4
21 Steve Ballmer ABD 30
22 Jorge Paulo Lemann Brezilya 29.2
23 Jack Ma Çin 28.3
24 Beate Heister&Karl Albrecht Jr. Almanya 27.2
25 David Thomson Kanada 27.2
26 Jacqueline Mars ABD 27
27 John Mars ABD 27
28 Phil Knight ABD 26.2
29 Maria Franca Fissolo İtalya 25.2
30 George Soros ABD 25.2
31 Ma Huateng Çin 24.9
32 Lee Shau Kee Hong Kong 24.4
33 Mukesh Ambani Hindistan 23.2
34 Masayoshi Son Japonya 21.2
35 Kjeld Kirk Kristiansen Danimarka 21.1
35 Georg Schaeffler Almanya 20.7
36 Joseph Safra Brezilya 20.5
37 Michael Dell ABD 20.4
38 Susanne Klatten Almanya 20.4
39 Len Blavatnik ABD 20
40 Laurene Powell Jobs ABD 20
41 Paul Allen ABD 19.9
42 Stefan Persson İsveç 19.6
43 Theo Albrecht, Jr. Almanya 18.8
44 Prince Alwaleed Bin Talal Alsaud Suudi Arabistan 18.7
45 Leonid Mikhelson Rusya 18.4
46 Charles Ergen ABD 18.3
47 Stefan Quandt Almanya 18.3
48 James Simons ABD 18
49 Leonardo Del Vecchio İtalya 17.9
50 Alexey Mordashov Rusya 17.5
51 William Ding Çin 17.3
52 Dieter Schwarz Almanya 17
53 Ray Dalio ABD 16.8
54 Carl Icahn ABD 16.6
55 Lakshmi Mittal Hindistan 16.4
56 Serge Dassault Fransa 16.1
57 Vladimir Lisin Rusya 16.1
58 Gennady Timchenko Rusya 16
59 Wang Wei Çin 15.9
60 Tadashi Yanai Japonya 15.9
61 Charoen Sirivadhanabhakdi Tayland 15.8
62 Francois Pinault Fransa 15.7
63 Hinduja Ailesi Birleşik Krallık 15.4
64 David&Simon Reuben Birleşik Krallık 15.3
65 Donald Bren ABD 15.2
66 Alisher Usmanov Rusya 15.2
67 Lee Kun Hee Güney Kore 15.1
68 Thomas&Raymond Kwok Hong Kong 15
69 Joseph Lau Hong Kong 15
70 Gina Rinehart Avustralya 15
71 Azim Premji Hindistan 14.9
72 Marcel Herrmann Telles Brezilya 14.8
73 Vagit Alekperov Rusya 14.5
74 Mikhail Fridman Rusya 14.4
75 Abigail Johnson ABD 14.4
76 Pallonji Mistry İrlanda 14.3
77 Vladimir Potanin Rusya 14.3
78 Wang Wenyin Çin 14
79 Elon Musk ABD 13.9
80 Stefano Pessina İtalya 13.9
81 German Larrea Mota Velasco Meksika 13.8
82 Thomas Peterffy ABD 13.8
83 Iris Fontbona Şili 13.7
84 Dilip Shanghvi Hindistan 13.7
85 Dietrich Mateschitz Avusturya 13.4
86 Harold Hamm ABD 13.3
87 Robin Li Çin 13.3
88 Andrey Melnichenko Rusya 13.2
89 Rupert Murdoch ABD 13.1
90 Heinz Hermann Thiele ABD 13.1
91 Steve Cohen ABD 13
92 Patrick Drahi Fransa 13
93 Henry Sy Filipinler 12.7
94 Charlene de Carvalho Heineken Hollanda 12.6
95 Philip Anschutz ABD 12.5
96 Ronald Perelman ABD 12.5
97 Hans Rausing İsveç 12.5
98 Carlos Alberto Sicupira Brezilya 12.5
99 Klaus Michael Kuehne Almanya 12.4
100 Viktor Vekselberg Rusya 12.4

 

Dünyanın en zengin 8 kişisinin servetinin dünyanın en yoksul 3.6 milyar insanının gelirlerinin toplamına eşit olduğu[25] tabloda ‘Oxfam’, dünyanın en zengin sekiz kişisinin servetinin, dünyanın yarısını oluşturan 3.6 milyar nüfusun servetine eşit olduğunu tespit etti.

Listedeki 8 milyarder arasında ilk sırada 75 milyar dolarlık servetiyle Microsoft’un kurucusu Bill Gates var. Listenin geri kalanında İspanyol tekstil devi Inditex’in kurucusu Amancio Ortega (serveti 67 milyar dolar), yatırımcı Warren Buffett (serveti 60.8 milyar dolar), Meksikalı işadamı Carlos Slim Helu (serveti 50 milyar dolar), Amazon’un kurucusu Jeff Bezos (serveti 45.2 milyar dolar), Facebook’un yaratıcısı Mark Zuckerberg (serveti 44.6 milyar dolar), Oracle’ın kurucusu Larry Ellison (serveti 43.6 milyar dolar) ve New York’un eski belediye başkanı olan işadamı Michael Bloomberg (serveti 40 milyar dolar) yer alıyor.

Zengin ve yoksul arasındaki eşitsizliğin sanılandan daha büyük olduğunu vurgulayan Oxfam, daha önce 62 kişinin dünyanın yarısının servetini elinde tuttuğunu açıklamıştı.[26]

‘Küresel Varlık Raporu’na göre, 2016 yılında 1 milyon dolar üzerinde varlığı olan hane sayısı 18 milyona dayandı. Buna göre dünyanın serveti yüzde 1’in elinde.[27]

‘The Forbes’in açıkladığı listeye göre Bill Gates 79.2 milyar servetiyle 2016’da dünyanın en zengini oldu.[28]

Endonezya’da milyarder sayısı 14 yılda 1’den 20’ye çıktı ama en zengin 4 insanın mal varlığı, ülkedeki en yoksul 100 milyonunkine eşit.

Oxfam’ın yayımladığı rapora göre dünyada sosyal eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkelerden Endonezya’da dolar milyarderlerinin sayısı 2002’de 1’ken 2016’da 20’ye yükseldi.

En zengin 4 Endonezyalının 25 milyar dolarlık mal varlığı ise 250 milyonluk Endonezya nüfusunun en yoksul yüzde 40’ının mal varlığıyla eşit. (“Endonezya’da Ekonomik Büyüme, Halka Eşitsizlik Olarak Döndü”, Evrensel, 24 Şubat 2017, s.10.)

‘The Fortune’ dergisinin, dünyanın en çok gelir elde eden 500 şirketi listesine 2016 yılında 33 ülkeden ve 56 sektörden 500 şirket bulunuyor. 500 şirketin 2015 yılında toplam gelirleri 27.6 trilyon dolar olurken, kârları 1.5 trilyon dolar olarak gerçekleşti. Piyasa değerlerinin toplamı 17 trilyon dolar olan şirketler, 27.9 milyon insanı istihdam ediyor. Listedeki ilk 10 şirket ve dolar cinsinden gelirleri de şöyle:[29]

 

1 WALMART 482.130 milyar dolar
2 EXXON MOBIL 246.204 milyar dolar
3 APPLE 233.715 milyar dolar
4 BERKSHIRE HATHAWAY 210.821 milyar dolar
5 MCKESSON 181.241 milyar dolar
6 UNİTEDHEALTH GROUP 157.107 milyar dolar
7 CVS HEALTH 153.290 milyar dolar
8 GENERAL MOTORS 152.356 milyar dolar
9 FORD MOTOR 149.558 milyar dolar
10 AT&T 146.801 milyar dolar

 

Amazon’un hisselerindeki yükselme Jeff Bezos’u dünyanın en zengin insanları sıralamasında zirveye taşıdı. 53 yaşındaki girişimci Microsoft’un kurucusu Bill Gates’i 200 milyon dolar geride bırakarak dünyanın en zengin insanı oldu. Bill Gates’in tahtına Amazon’un kurucusu Jeff Bezos’un serveti şirketinin hisselerinin değerlenmesi sonucu 90.9 milyar doları geçti. Gates’in serveti ise itibariyle 90.7 milyar dolar.[30]

 

‘THE FORTUNE’IN DÜNYANIN EN BÜYÜK 100 ŞİRKETİ LİSTESİ[31]
SIRA ŞİRKET KAZANÇ (Milyar Dolar)
1 Walmart 485.873
2 State Grid 315.199
3 Sinopec Group 267.518
4 China National Petroleum 262.573
5 Toyota Motor 254.694
6 Volkswagen 240.264
7 Royal Dutch Shell 240.033
8 Berkshire Hathaway 223.604
9 Apple 215.639
10 Exxon Mobil 205.004
11 McKesson 198.533
12 BP 186.606
13 UnitedHealth Group 184.840
14 CVS Health 177.526
15 Samsung Electronics 173.957
16 Glencore 173.883
17 Daimler 169.483
18 General Motors 166.380
19 AT&T 163.786
20 EXOR Group 154.894
21 Ford Motor 151.800
22 Industrial & Commercial Bank of China 147.675
23 Amerisource Bergen 146.850
24 China State Construction Engineering 144.505
25 AXA 143.722
26 Amazon.com 135.987
27 Hon Hai Precision Industry 135.129
28 China Construction Bank 135.093
29 Honda Motor 129.198
30 Total 127.925
31 General Electric 126.661
32 Verizon 125.980
33 Japan Post Holdings 122.990
34 Allianz 122.196
35 Cardinal Health 121.546
36 Costco 118.719
37 Walgreens Boots Alliance 117.351
38 Agricultural Bank of China 117.275
39 Ping An Insurance 116.581
40 Kroger 115.337
41 SAIC Motor 113.861
42 Bank of China 113.708
43 BNP Paribas 109.026
44 Nissan Motor 108.164
45 Chevron 107.567
46 Fannie Mae 107.162
47 China Mobile Communications 107.117
48 J. P. Morgan Chase 105.486
49 Legal & General Group 105.235
50 Nippon Telegraph & Telephone 105.128
51 China Life Insurance 104.818
52 BMW Group 104.130
53 Express Scripts Holding 100.288
54 Trafigura Group 98.098
55 China Railway Engineering 96.979
56 Prudential 96.965
57 Assicurazioni Generali 95.217
58 China Railway Construction 94.877
59 Home Depot 94.595
60 Boeing 94.571
61 Wells Fargo 94.176
62 Bank of America Corp 93.662
63 Gazprom 91.382
64 Nestle 90.814
65 Alphabet 90.272
66 Siemens 88.419
67 Carrefour  87.112
68 Dongfeng Motor 86.194
69 Microsoft 85.320
70 Anthem 84.863
71 Hitachi 84.558
72 SoftBank Group 82.892
73 Banco Santander 82.801
74 Citigroup 82.386
75 Petrobras 81.405
76 Robert Bosch 80.869
77 Deutsche Telekom 80.832
78 Hyundai Motor 80.701
79 Comcast 80.403
80 Credit Agricole 80.258
81 IBM 79.919
82 Electricite de France 78.740
83 Huawei Investment & Holding 78.511
84 Enel 78.064
85 State Farm Insurance Cos 76.132
86 China Resources National 75.776
87 AEON 75.772
88 HSBC Holdings 75.329
89 Pacific Construction Group 74.629
90 Aviva 74.628
91 Uniper 74.407
92 Tesco 74.393
93 Engie 73.692
94 Airbus Group 73.628
95 SK Holdings 72.579
96 Phillips 66 72.396
97 Johnson & Johnson 71.890
98 Procter & Gamble 71.726
99 U.S. Postal Service 71.498
100 China Southern Power Grid 71.242

 

II.3) ÇOCUKLARDAN İŞÇİLERE…

Ya çocukların hâli mi?

‘Save the Children’ın raporuna göre, dünyada her dört çocuktan birinin çocukluğu çalınıyorken; 700 milyon çocuk, çocukluğunu yaşayamıyor.

» Her iki saniyede bir kız çocuğu bir çocuk dünyaya getiriyor. Hamilelik ve doğum sırasındaki komplikasyonlar 15 ila 19 yaş arasındaki kız çocuklarında ikinci en sık görülen ölüm nedeni.

» Tüm dünyada yaklaşık 16 bin çocuk beş yaşına gelmeden hayatını kaybediyor.

» Dünya çapında her gün 200 çocuk cinayete kurban gidiyor.

» Her yıl yaklaşık 15 milyon kız çocuğu 18 yaşına gelmeden evlendiriliyor.

» Dünyada yaklaşık 28 milyon çocuk yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldı.

» 5 yaşın altında 156 milyon çocuk yetersiz beslenme nedeniyle büyüme bozukluğu yaşıyor.

» Dünyada 168 milyon çocuk çalışmak zorunda.

» Dünyada 263 milyon çocuk okula gitmiyor.[32]

Ayrıca ‘BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) ‘Köklerinden Koparılanlar: Mülteci ve Göçmen Çocukların Giderek Ağırlaşan Krizi’ raporuna göre:

» Çocuklar dünya nüfusunun üçte birini oluşturdukları hâlde tüm mültecilerin yarısı çocuklardan meydana geliyor.

» 2015 yılında UNHCR koruması altında olan tüm çocuk mültecilerin yaklaşık yüzde 45’inin çıkış yerleri Suriye ve Afganistan oldu.

» 10 milyon çocuk mülteci dâhil olmak üzere, 28 milyon çocuk şiddet ve çatışmalar yüzünden ya kendi ülkelerinde başka yerlere giderek ya da sınır ötesine geçerek yerlerinden edildi.

» Mülteci statüsü henüz belirlenmemiş 1 milyon sığınmacı çocuk var.

» Acil insani yardıma ve kritik hizmetlere erişime ihtiyaç duyan 17 milyon çocuk da kendi ülkelerinin sınırları içerisinde evlerini terk ederek başka bölgelere göç etmiş durumda.

» 2015 yılında yanlarında kimsesi bulunmayan 100 binden fazla çocuk 78 ülkeye sığınma başvurusunda bulundu. Bu 2014 yılındaki sayının üç katı.

» Yaklaşık 20 milyon kadar başka ülkelerden gelen çocuk göçmen de aşırı yoksulluk ya da çete şiddeti dâhil olmak üzere çeşitli nedenler yüzünden evlerinden ayrıldı.[33]

UNICEF’in verilerine göre savaş ve doğal afetlerle karşı kaşıya kalınan ülkelerde bu koşullarda yaşayan çocukların sayısı 535 milyon. Bu çocukların üçte biri, yani 393 milyona yakın çocuk, kapitalist tekellerin her türlü yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koyduğu Afrika’nın acil desteğe ihtiyaç duyulan bölgelerinde yaşam mücadelesi veriyor.

Emperyalist devletlerin Ortadoğu’da gerici çeteleri de kullanarak yürüttükleri çıkar savaşından dolayı da milyonlarca çocuk “yaşıtlarından daha şanslı olarak” hayatta kalmayı başarırken göç etmek zorunda kaldı. Savaş ve çatışma ortamında yaşayan çocukların yüzde 12’si, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden.

Suriye’de çatışmaların şiddetlenmesi nedeniyle kuşatma altında yaşamak zorunda kalan çocukların sayısının bir yılda iki katına çıktığı da açıklamada yer aldı. Suriye’de hâlâ 500 bin çocuğun kuşatma altındaki 16 bölgede yaşam savaşı verdiği belirtilirken, her türlü gıda, insani yardım ve temel hizmetlere ise ulaşamıyor.[34]

Yine AB İstatistik Ofisi ‘Eurostat’ın raporuna göre, Avrupa’da her dört çocuktan biri sosyal dışlanma tehdidi altında bulunuyorken; bu durumun özellikle beş yılda Yunanistan ve İtalya’da son derece arttığını gösteriyor. Rapor, Avrupa Birliği’nde yaşayan çocukların dörtte birinin, daha net bir ifadeyle 0-17 yaş arası nüfusun yüzde 26.9’unun sosyal dışlanma yolunda olduğunu gösteriyor. Bu rakam, çocukların içerisinde yaşadığı ailelerin gelirleri ve yaşam koşulları gibi net ölçülere dayanıyor. Eurostat’a göre 25 milyon çocuk, yoksul bir ailede yaşıyor.

Romanya gibi yoksul bir ülkede, çocukların nerdeyse yarısı (yüzde 46,8) yoksulluk içerisinde yaşarken, Bulgaristan’da çocukların yüzde 43.7’si bu durumda bulunuyor. Avrupa’nın kuzeyindeki ülkelerde sosyal dışlanma her 10 çocuktan birini vuruyor. Çocukların sosyal dışlanmasına ilişkin tabloda, İsveç yüzde 14, Finlandiya yüzde 14.9 ve Danimarka yüzde 15.7 şeklinde yer alıyor. Yunanistan’da çocukların yüzde 37,8’i yoksulluk kategorisinde yer alırken, İspanya’da yüzde 34.4 ve İtalya’da yüzde 33,5 olarak kayda geçti. Bu ülkelerde her üç çocuktan biri dışlanma tehdidi altında bulunuyor.[35]

İşçilere ilişkin bir şey daha: Uluslararası çalışma örgütü (ILO) dünya genelinde 2 milyar 735 milyon işçiden 600 milyonunun ‘aşırı’ çalıştırıldığını açıkladı. ILO tarafından 50 ülkede yapılan araştırma sonuçlarına göre küresel işgücünün yüzde 22’sine tekabül eden aşırı çalıştırılan işçiler sıralamasında ilk sırayı Perulu işçiler alıyor; yüzde 50.9’u haftada 48 saatten daha fazla çalıştırılıyor. Sıralamaya göre Güney Koreliler’in yüzde 49.5’i, Taylandlılar’ın yüzde 46.7’si ve Pakistanlılar’ın yüzde 44.4’ü 48 saatten daha fazla çalıştırılıyor.

ILO raporuna göre, çalışma saatlerinin genelde daha kısa olduğu gelişmiş kapitalist ülkelerde de durum farklı değil. İngilizler fazla çalışmada birinci sırada yeralıyor. İngiliz işçilerinin yüzde 25.7’si 48 saatten daha fazla çalışıyor. İsrailli işçiler yüzde 25.5, Avustralyalı işçiler yüzde 20,4, İsviçreli işçiler yüzde 19.2 ve ABD’li işçiler yüzde 18 oranında fazla çalıştırılıyorlar.

Sorun ne patronların “kişiliğinde” ne de şu bu ülkenin yöneticilerinin niteliğindedir. Milyonlarca emekçiyi posasını çıkarana kadar çalıştıran kuralları ya da kuralsızlıkları yaratan sistemdedir. Sorun, kapitalizmin karakterindedir. Kapitalizm bir sistem olarak ortaya çıkışından bu yana emek gücü üzerinde yapabileceği en büyük sömürüyü gerçekleştirmeyi esas almıştır.

Japonya’nın sağlık bakanlığı kendisi açıklıyor: Bir yıl içinde ülkede aşırı çalışmadan ötürü 147 işçi öldü, 355 işçi ise ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya. Bakanlık, 176 işçinin intihar ettiğini, 819’unda ise ruhsal sorunlar olduğunu belirtiyor. Aşırı çalıştırmadan kaynaklı ruhsal bozukluk ve intiharların, “grup baskısı” ile ilgisi olduğunu da söylüyor. Yani, kapitalist sistem, daha fazla üretim-kâr için işçileri rekabete sokarak, ya canını alıyor ya da akıl sağlığını!

Kuşkusuz, patronların vahşi koşulları dayatmalarının temelini kapitalist sistemin karakteri belirlerken, emekçilerin giderek örgütsüzleşmesi, sendikaların erimesi, varolanların sınıf perspektifinden giderek uzaklaşmaları bu süreci daha da ağırlaştırmaktadır. Tüm kapitalist ülkelerde sendikalar ciddi üye kaybına uğradı. Örneğin, kapitalizmin merkezi “ABD’de, işçi sınıfı ezici oranda örgütsüz (yüzde 91), büyük bir çoğunluk düşük ücretli hizmet sektöründe istihdam ediliyor ve yarısından fazlası yetersiz sağlık ve emeklilik, iş güvenliği ve güvence koşullarında çalışıyor,” der James Petras…

Özetin özeti yıkımdır, düzensizliktir kapitalizm. Sömürülebilecek her şeyi sömürmek, nemalanılabilecek her şeyden nemalanmaktır. Canlı, cansız her şeyin değerini salt para ile ölçmektir. Kapitali her şeyin, herkesin üzerinde tutmaktır.

Birileri sürekli semirirken, diğerlerinin aç kalmasıdır kapitalizm. Vahşi bir düzenin ekonomik yansımasıdır. Kuzeyde nüfusun yaşlanması, uzun yıllar yaşamak sorun iken, güneyde her 15 dakikada bir çocuğun ölmesidir.

Zenginlerin daha da zenginleştiği, muhtaçların daha da muhtaç duruma düştüğü, “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler”ci açlıktır, sefalettir; yoksulluktur, yoksunluktur.

Kaldı ki bu hep böyleydi; “İrlanda’daki 1846 kıtlığı, 1 milyondan fazla insan öldürdü. Ama bu ölenler yalnızca fakir fukaraydı. Ülkenin zenginliğine en küçük bir zararı dokunmadı,”[36] diyen Karl Marx’ın altını çizdiği gibi…

II.4) TÜKETİM+YABANCILAŞMA LABİRENTİ

Slavoj Zizek’in, “Yerküredeki tüm hayatın bittiğini hayal etmek, kapitalizmde küçük ama radikal bir değişimi hayal etmekten daha kolay,” tarifindeki tabloda somutlan neo-liberal yıkım güzergâhında kapitalist yapılar daha çok üretime ve tüketime kilitlenmişken; neo-liberal kapitalist işleyiş, akıl almaz bir israf ile yıkım anlamına geliyor.

İşçi için bir kölelikten başka anlam taşımayan kapitalizm yalan üzerine kuruludur.

Kapitalizmin temel amacı, aç insan yaratmaktır. Gözü aç, gönlü aç, midesi aç…

Bu çerçevede ihtiyaçtan ziyade istek güdümlü kapitalizmin önemli aktörlerinden birisi tüketim ideolojisi ve onun yalanlarıdır.

Örneğin reklamlar ihtiyaç ve arzularımızı çarpıtıp iç içe sokar, kendimizi üç kuruş kazancımızı gereksiz yere harcarken buluruz.

2012 yılı verilerine dünya çapında reklama ayrılan bütçe 500 milyar dolar artıyor. Bir BM araştırması bu miktarın sadece yüzde 10’unun dünyadaki açlığı yarıya düşürmek için yeterli olacağını ortaya koymuşken; doymak bilmeyen kapitalist canavarın, yuttukça daha da acıktıran yemidir reklamlar!

Bu konuda Nurdan Gürbilek şöyle der: “Kapitalist pazarın daimi ilkesi: Taklidi kurala dönüştürür pazar, ama sahicilik tutkusunu, tümüyle bize özgü, biricik ve emsalsiz nesnelere olan arzumuzu kışkırtan da yine o olacaktır.”

“Kapitalizm yalnızca sermaye değil, herkesin kendini başka herkesle kıyaslamaya zorlandığı bu toplumsal sahnede sayısız arzu, istek, hayal de biriktirdi, bunu biliyoruz. Bütün bu isteklerin o sahnede sanki tatmin edilebilirmiş gibi göründüğünü, kapitalist pazarın kendini sınırsız bir imkânlar dünyası olarak, gücünü yasaktan alan bir baba gibi değil, tüm çocuklarına istedikleri her şeyi verebilecek bir anneymiş gibi sunduğunu da biliyoruz. Pazarda dolaşan imgeyi, reklam imgesini başka imgelerden ayıran, ona gücünü veren de bu. Bize daha önce yaşadığımız bir hazzı, tadına doyamadığımız bir yemeği, ışıltısından nasibimizi aldığımız bir nesneyi hatırlatmıyor o. Hatırlatsa bile, esas gücü bu değil. O sırada bizde arzu uyandıran, daha önce tattığımız bir şeyi yeniden tatmak, bir kez daha sevilen bir bedene dokunmak, bir kez daha iyi ve korunaklı bir dünyada yaşamak değil. Bir zamanlar doyurulmuş olduğu için unutamadığımız şeylerden çok, zamanında doyurulmamış olduğu için hiçbir zaman doyurulamayacak olan, belki de zaten doyurulamaz olan yanlarımızı harekete geçirir o imge. Bu dünyada bir zamanlar nasibimizi aldığımız, sonra her nasılsa elimizden alınmış olandan çok, bir türlü nasibimizi alamadığımıza seslenir. Pazarın vaadi daima oraya, her türlü isteği anında bir sürüklenişe, eldeki her şeyi sönük bir taşraya dönüştüren o eksiğe yönelir: beni al, kapansın boşluk.”

Özetle insan(lık)ın zihnine “ihtiyaç” duygusu ekerken; ona tüketebilme gücü kadar değer veren kapitalizmin için “Ne kadar para, o kadar hayat” anlayışı, sistemli ve devamlı olarak borçlandırıp tükettirme esasına dayanır.[37]

İnsana zaruri olmayanı zaruri ya da lüzumsuzu lüzumlu gibi hissettiren kapitalizm, tüketim çılgınlığının var olduğu yerdir.

Örneğin sadece Türkiye’de 2011’de yapılan reklam harcamalarının toplam değeri 4 milyar 320 milyon TL. Bunun ne kadar elektrik tükettiğini siz düşünün.

Ve nihayet unutulmamalıdır ki, “Size ihtiyacınız olan her şeyi satabiliriz, ama sattığımız şeylere ihtiyaç duymanızı tercih ederiz”[38] diyen açısından “es” geçemeyeceğimiz realite “Things you own end up owning you/ Sahip olduklarınız eninde sonunda sizin sahibiniz olurlar”dır!

III) BELİRSİZ GÜNCEL HÂL

Denilebilir ki güncel hâlin belirsizlikte somutlandığı bir gelecek(sizlik)e yöneliyoruz…[39]

Söz konusu güzergâhta kapitalizmin, ABD hegemonyası altında kurulan ekonomik, siyasi, kültürel “yapısının”, mali krizden sonra çelişkilerini düzenleme kapasitesini kaybederek, çözülmeye başladı; ancak yeni bir yapılanmayı (mimariyi) oluşturacak kalıcı unsurlar henüz yok.

Bu durum kapitalizmi yönetmeye çalışanlar açısından, ‘The Financial Times’ yazarlarından Wolfgang Münchau’nın bir ifadesini ödünç alırsak, sık sık büyük sürprizlere yol açan bir “radikal belirsizlik” yaratıyor.[40]

Küresel ısınma, gıda ve su kıtlığı, yeni bir mali kriz riski, ek olarak her kıtada savaş, terör, silahlanma yarışı… Bunlardır “radikal belirsizlik”… Bir yorumcunun dediği gibi, “Sorunları daha da ağırlaştırmadan biterse başarı sayılmalı.”[41]

Buna: “Model tükendi, bir mali kriz küreselleşmeye noktayı koydu”;[42] “Üçüncü Büyük Depresyon”;[43] “Büyük Durgunluk”;[44] “Yeni bir mali kriz olasılığı artıyor”[45] ya da ne diyorsanız deyin!

Her şey kapitalizm için Fikret Başkaya’nın, “Nobel ödülü sahibi de olan, ünlü Rus fizikçi-kimyacı Ilya Prigogine, ‘Eğer bir kimyasal, biyolojik veya sosyal sistem genel denge durumundan fazlaca saparsa ve bu sıklıkla tekrarlanırsa, artık bir daha ‘sistem oluşturamaz,’” demişti. Şimdilerde kapitalist sistemin durumu tam da böyle,”[46] saptamasında üzereyken; bu hâlin ardındaki öykü de hep aynı: Kapitalizmin sürdürülemezlik krizi…

Herkesin malumu üzere: Sermaye birikim süreci kısa sürede kendi ürettiği sınırlarına çarpar. Kârlar düşmeye başlarken talep yetersizliği, atıl kapasite, yatırılamayan mali sermaye fazlası sorunları ortaya çıkar. Sermaye, maliyetleri düşürmek için yeni kaynaklara, yeni yatırım olanakları, yeni talep bulmak, hatta ürettiği nüfus fazlasını göndermek için yeni alanlar aramaya başlar. Benzer süreçleri yaşayan sermayelerin kaynaklar, ekonomik alanlar üzerindeki rekabeti ister istemez sertleşir, devletler devreye girmeye başlar.[47]

Kolay mı? Yüzyıl sonra, yine kronik bir mali kriz ve durgunluk içinde ekonomik korumacılık yükseliyor, büyük güçler arası rekabet, vekâlet savaşları yoğunlaşıyor, uluslararası alanda savunma harcamaları artıyor. “Tarih birincisinde trajedi olduysa ikincisinde komedi olarak tekrarlanır” denir ama, bu kez ikincisi de trajedi olabilir.

Mali kriz aşılamadı, yalnızca biçim değiştirdi. ‘The Telegraph’ da,“Olgun piyasa ekonomilerinin maliyeleri batık durumda,” diyor. Veriler uluslararası ticaretin büyüme hızının 2016 yılında, mali krizden bu yana en düşük düzeye (yüzde 1.2) indiğini gösteriyor. OECD de gelişmiş ülkelerde ekonomik büyümenin 2016 yılında sert bir duraklama yaşadığını bildiriyor.

Ancak ekonomik krizi her ülke aynı şiddette yaşamıyor: Örneğin, Çin bir yana, Avrupa’da Almanya ekonomisi mali kriz öncesinden bile daha güçlü bir performans sergiliyor; bütçesi ve cari hesapları rekor düzeyde fazla veriyor. Bu durum ülkeler arasındaki siyasi gerginlikleri, gelecek kaygılarını artırıyor.

Uluslararası hegemonya merkezi ABD’de yeni başkan, altyapı ve savunma harcamalarını artırarak, korumacılığa yönelerek ekonomisini canlandırmayı planlıyor: Trump, ABD’yi Pasifik bölgesi serbest ticaret anlaşmasından çıkardı, Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına uymayabileceğini söylüyor. Trump yönetiminin, Çin’in yanı sıra Almanya’yı da döviz manipülasyonu yapmakla suçlarken, Avrupa’da Almanya hegemonyasından söz ediyor olması kaygı verici. Özellikle, dışişleri bakanlığının yardım, propaganda bütçesini kısarken “artık savaşları kazanmaya başlamamız gerekiyor” saptamasıyla birlikte, savuma bütçesine 54 milyar ekleyeceğine ilişkin açıklamasını düşününce… Çünkü, “savaşları kazanmaya başlamak” için, yeni savaşlar gerekiyor…

‘Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) raporu da küresel silah satışlarının (hafif silahları kapsamıyor) beş yılda, çoğu Ortadoğu ve Doğu Asya’da olmak üzere, 1989’dan bu yana ilk kez bu kadar hızlı arttığını gösteriyor. Silah piyasasının yüzde 74’ünde ABD (33), Rusya (23), Çin (6.2), Fransa (6) Almanya (5.6), egemen, geri kalan kısımda da İngiltere (4.6) ve İsrail (2.3) dikkat çekiyor. Diğer bir deyişle, ekonomik, jeopolitik rekabet içinde nüfuz alanlarını paylaşmaya aday, ülkeler aynı zamanda en büyük silah satıcıları.

Uluslararası silah alımları, 2012-2016 döneminde yüzde 86 artarken, alımların yüzde 30’u, son 15 yılda yangın yerine dönen Ortadoğu bölgesinde gerçekleşmiş. Son beş yılda Suudi Arabistan ve Katar’ın silah ithalatı sırasıyla yüzde 201 ve yüzde 245 artmış.

Toplumsal karışıklıklarla, vekâlet savaşlarıyla silah satışları ve ekonomik büyüme arasında yakın bir ilişki var. Rusya, Suriye platformunda 116 yeni silah sistemini deneme, potansiyel müşterilere sergileme şansı bulduğunu açıkladı. Bu sırada, tüm “ileri-geri bağlantılarıyla” birlikte savunma endüstrisinin ekonomik büyümeye nasıl önemli bir katkı yapabileceği de artık açıkça konuşuluyor.

Açıkça konuşulmaya başlanan konulardan biri de Almanya’nın “normal bir ülke” olarak dış politikasını eskisinden farklı olarak, değerlerden önce ulusal çıkarlara göre yürütmeye başlayacak olması. ABD’nin NATO’ya ilgisinin azalmaya başlaması durumunda liderliği Almanya’nın üstlenebileceği, hatta kendi nükleer silah sistemlerini yapmasının gerekebileceği de gündeme gelen konular arasında.

Bu sırada, neo-liberal küreselleşmeci kapitalizmin, insanın “bilişsel haritası”, ekonomik kriz, terör ve göç dalgasının basıncıyla çözülerek, yerini etnik-milliyetçiliği, yabancı düşmanlığını, ırkçı ve otoriter lider arzularını besleyen yeni bir “haritaya” bırakıyor olması yukarıdaki resmi, 100 yıl önceki trajik görüntüye benzeyecek bir yönde tamamlıyor.[48]

Bu saptamayı doğrulayan verilerden militarist birikim, savaş meselesine gelince…

III.1) SAVAŞ=MİLİTARİST BİRİKİM

Küresel silahlanma harcamaları 2011 yılından beri ilk kez yeniden artış kaydetti. Stockholm SIPRI’ye göre 2016 yılında dünya genelinde ülkelerin silahlanmaya ayırdığı miktar toplam 1 trilyon 686 milyar dolar. Bu rakam 2015 yılına oranla yüzde 0.4 fazla. Özellikle askeri açıdan güçlü olan ABD, Çin ve Rusya’nın silahlanma harcamalarının yükseldiği dikkat çekti. Örneğin ABD silahlanma harcamalarını yüzde 1.7 artırarak 611 milyar, Rusya yüzde 5.99’luk artışla 69.2, Çin ise yüzde 5.4’lük artışla 215 milyar dolara çıkardı.

Avrupa’da da askeri harcamalar arttı. Avrupa’daki silahlanma harcamalarında yüzde 2.6’lık artış dikkat çekiyor. Bunda başı Orta Avrupa ülkeleri çekiyor.[49]

Bilmeyen yoktur: Silah sanayisi, savaşlar sayesinde serpilip büyür. Genelleşmiş barbarlık da diyebileceğimiz savaş mantığı, küresel kapitalizme sıkı sıkıya bağlı bir oligarşinin ölümcül yıkıcılıktaki iradesinden beslenmektedir.

Dünyadaki silah ihracatının tartışmasız lideri, 100’den fazla ülkeye silah satan ABD’dir.

Silah ithalatında ise Suudi Arabistan; Hindistan’ı geride bıraktığı 2015’ten öteye dünya birinciliğini ele geçirmiş bulunuyor. (ABD’den 110 milyar dolarlık silah ve savaş teçhizatı almak üzere anlaşma imzalayan Suudiler, Başkan Trump’a kılıç dansı yaptırdı. İsteseler, göbek de attırırlardı.)

Vahhabî monarşisi Suudi Arabistan, Avrupa ve ABD’ye pek çok kanlı saldırıdan sorumlu Sünnî DEAŞ’ın finansörü.

Öncesi de var: Amerikan Kongresi’nin 11 Eylül 2001 saldırılarına ilişkin olarak hazırladığı rapor; saldırıların Suudi Arabistan’ın yardımı olmadan yapılamayacağı sonucuna varıyor. Eylemleri gerçekleştiren 19 teröristten 15’i Suudi Arabistan’dan ABD’ye giriş yapmış. Diğer 4’ü ise Arap Emirlikleri, Mısır ve Lübnan’dan.

2016 yılında kamuoyuna açıklanan Kongre raporuna karşın bu ülkeler; Başkan Trump’ın Şubat 2017’de yurttaşlarına ABD’ye giriş yasağı koyduğu Müslüman ülkeler arasında yer almadı. Çünkü Trump’ın oralarda toplam 23 şirketi var!

Liberal oligarşi demokrasi ve insan hakları maskesi ardında ilerlerken; şeriat kurallarıyla yönetilen Suudi Arabistan’la iş tutmakta hiçbir beis görmüyor.

Fransa da karınca kararınca yarışta: 2015’te Katar’a 6.3 milyar Avro’luk savaş uçağı, Suudi Arabistan’a 15 milyar Avro’luk silah ve teçhizat sattı.

Cumhurbaşkanı Hollande, 2016’da Suudi İçişleri Bakanı’nın yakasına kendi elleriyle Legion d’Honneur (Fransız Onur Madalyası) taktı.[50]

Tüm bunlar kapitalizmin militarist birikim hikâyesine mündemiç oyunun bir parçasıyken; küresel ve bölgesel güçler; Suriye, Irak, Afganistan gibi yerlerde vekalet savaşı verip tırmandırdıkları çatışmaları silah fabrikalarıyla silah tüccarlarını palazlandırmakla kullanıyor. SIPRI raporuna göre, 2016’da silah satışında Soğuk Savaş sonrasının en yüksek hacmine ulaşıldı

Büyük devletler silah satışında; milyonlarca vatandaşının işsiz olduğu, yeterli gıda, sağlık ve eğitim harcamaları yapmayan, insanca yaşam koşulları sağlamayan yoksul ülkeler ise silah alışında rekor kırdı. 2012-2016 yılları arasında silah ticaretinin hacmi bir önceki 5 yıllık döneme kıyasla yüzde 8.4 oranında arttı.

Dünyanın en büyük silah ihracatçıları, Suriye’de cihadist örgütleri, Hizbullah ve İranlı milisleri silahlandıran ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya. Silah satışlarının yüzde 74’ü sırasıyla bu 5 ülke tarafından yapılıyor.[51]

Tüm bunlara ek olarak: SIPRI, uluslararası silah dolaşımının beş yıl içinde yüzde 8.4 artarak soğuk savaş dönemindeki düzeyine ulaştığı açıklandı. Silah dolaşımı ülkeler arasında başta silah ticareti olmak üzere, silah bağışları ile lisansa dayalı üretimleri de kapsayan silah akışının toplam hacmi anlamına geliyor.

SIPRI’nin raporuna göre Doğu ve Güney Asya ülkeleri 2012-2016 yılları arasında dünya silah ithalatı içinde yüzde 43 ile başı çekerken, Ortadoğu ülkelerinin silah ithalatı ise yüzde 29.

Bu dönemde, Asya ülkelerinin silah ithalatındaki artış oranı yüzde 7.7 düzeyinde kalırken, Ortadoğu ülkelerinin ithalatındaki artış ise yüzde 86’ya ulaşmış durumda.

Toplam silah ithalatı hacmi içinde Hindistan yüzde 13 ile başı çekerken, bu ülkeyi yüzde 8.2 ile Suudi Arabistan, yüzde 4.6 ile Birleşik Arap Emirlikleri, yüzde 4,5 ile Çin ve yüzde 3.7 ile Cezayir izliyor.

Dünya silah ihracatının yaklaşık yarısını (49.2), ABD’nin yüzde 33 ile başını çektiği batı ülkeleri Fransa, Almanya ve İngiltere gerçekleştiriyor. Bu oran içinde Fransa yüzde 6, Almanya yüzde 5,6, İngiltere ise yüzde 4.6 ile yer alıyor.

Dünya silah ihracatında Rusya’nın payı yüzde 23 iken, Çin’in payı ise yüzde 6.2.[52]

Toparlarsak: SIPRI 2016 yılı askeri harcamalar raporunu yayımladı. Buna göre 2016 yılında dünyada toplam 1 trilyon 686 milyar dolar askeri harcama yapılırken, 611 milyar doları ABD tarafından gerçekleştirildi.[53]

 

SIPRI’NİN 2016 YILI ÜLKELER ASKERİ HARCAMA SIRALAMASI
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ 611 Milyar Dolar
ÇİN HALK CUMHURİYETİ 215 Milyar Dolar
RUSYA 69.2 Milyar Dolar
SUUDİ ARABİSTAN 63.7 Milyar Dolar
HİNDİSTAN 55.9 Milyar Dolar
FRANSA 55.7 Milyar Dolar
İNGİLTERE 48.3 Milyar Dolar
JAPONYA 46.1 Milyar Dolar
ALMANYA 41.1 Milyar Dolar
GÜNEY KORE 36.8 Milyar Dolar
İTALYA 27.9 Milyar Dolar
AVUSTRALYA 24.6 Milyar Dolar
BREZİLYA 23.7 Milyar Dolar
BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ 22.8 Milyar Dolar
İSRAİL 18 Milyar Dolar

 

Böylelikle dünya askeri harcaması toplamı 1.68 trilyon dolar olurken, ilk 15 sıradaki ülke 1.36 trilyon dolar harcadı; “Peki harcamalarını en çok arttıran ülkeler de hangileri” mi?

 

ÜLKE TOPLAM HARCAMA ARTIŞ YÜZDESİ
LETONYA 407 Milyon Dolar 44
BOTSWANA 515 Milyon Dolar 40
LİTVANYA 636 Milyon Dolar 35
FİLİPİNLER 3.9 Milyar Dolar 20
MALİ 369 Milyon Dolar 18
ÇAD 267 Milyon Dolar 18
SENEGAL 254 Milyon Dolar 17
İRAN 12.7 Milyar Dolar 17
GABON 203 Milyon Dolar 16
KUVEYT 6.56 Milyar Dolar 16
TOGO 82 Milyon Dolar 15
BULGARİSTAN 756 Milyon Dolar 14
TRİNİDAD TOBAGO 236 Milyon Dolar 14
MOZAMBİK 112 Milyon Dolar 14
ARJANTİN 5.2 Milyar Dolar 12

 

III.2) KAOS GÜZERGÂHI

Dünya sisteminde son yıllarda çok düzeyli bir dağılma gelişiyor. Kapitalizmin yapısal krizi, ABD hegemonyasının gerilemesiyle şekillenmeye başlayan yeni güçler dengesi (emperyalistler arası rekabet) ortamı[54] çaplı bir kaosun önünü açıyor…

Çünkü “Yıkalım-yapalım” döngüsüne duyulan ihtiyaç büyürken; küresel kriz üzerinden yıllar geçmesine rağmen etkileri sürüyor ve küresel durgunluktan henüz çıkılabilmiş değil. Yaşlanan ve yavaşlayan Avrupa bunu, yabancı düşmanlığına çevirirken ABD, “Önce yıkalım ki yapmak için yapma aşamasında ekonomimiz canlansın” Tutumunu benimsiyor. Yeniden yapılandırılması ancak 25 milyar dolar tutan Suriye, ABD’nin dişinin kovuğuna girmeyecek kadar küçük. Çare, daha büyük yıkım…[55]

Evet, ABD hegemonyası altında şekillenmiş “dünya düzeni” artık tükenmiş, her türlü savaşı, insani felaket olasılıklarını gündeme getiren bir “güçler dengesi” ortamına girilmiştir…

“ABD ordusundaki kilit kurumlarla istişarede bulunularak hazırlanan bir rapor, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzenin yıprandığını belirterek, Washington’ın sarsılan küresel liderlik rolünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Rapor ‘yeni dönem’ öncesinde askeri yayılmacılığın artırılması gerektiğini savunuyor. Pentagon’un yaptığı yeni bir çalışma II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ABD destekli uluslararası düzenin yıprandığını, hatta çökebileceğini belirterek, Washington’un küresel liderlik rolünü kaybedebileceği uyarısında bulunuyor”ken;[56] kapitalizmin eski düzeni çözülüyor, yenisi şekillenemiyor. Kapitalizmin ekonomik, siyasi, hatta kültürel dayanakları çürüyor. Bu çürümenin içinden tarihin türlü iğrenç kurtçukları yeniden ortalığa dökülmeye başlıyor.

III.3) “YÖN DEĞİŞTİRME KRİZİ”

Liberalizmin iflası, Brexit, Trump, “alternatif-sağ” ya da yeni faşizm, korumacılık eğilimleri, “savaş korkusu”, gittikçe sıklaşan kitlesel protestolar, dinci terörizm, dünya ekonomisinin merkezlerinde çok tehlikeli bir dönemin başladığına işaret ediyor. David Harvey’in “yön değiştirme krizi” (switching crisis) kavramı bu dönem üzerinde düşünmeye yardımcı olabilir.

Bir sermaye birikim rejiminin krizini yöneten model tükendiğinde yeni rejim arayışları gündeme gelir. Var olan rejimi destekleyen, yeniden üreten kurumların, sermayenin örgütlenme biçimlerinin, mekânlarının, yönetici kadroların, çalışanların ve tüketicilerin duyarlıklarının bu arayışlara direndiği görülür. Bu direniş, bir “yön değiştirme krizine” yol açar. Bu krizi aşabilmek için yasaların, devletin kadrolarının, siyasi seçkinlerin değişmesi gerekir; bu bağlamda fiziki ve simgesel şiddet gündeme gelebilir.

“Yön değiştirme krizi” sırasında, hem sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında; hem de sermaye sınıfının, sermayenin hareketinin farklı anlarında (üretken -fiziki/simgesel-, ticari, dolaşım, finans gibi) ve mekânlarında (ulusal, yerel ve küresel) yaşayan farklı kesimleri arasındaki çelişkiler derinleşir. İşçi sınıfının farklı kesimlerinin çıkarları da çatışabilir. Sınıfların, siyasi kararların alınma süreçleri üzerindeki göreli etkinlikleri değişmeye başlar. Benzer bir değişim sürecini uluslararası düzeyde, emperyalist devletler-bağımlı devletler, yükselen güçler arası ilişkilerde de izleyebiliriz.[57]

“Nasıl” mı?

Çok “basit”:[58] Dünya ekonomisinin merkezlerinde, adeta sonu gelmez bir “büyük durgunluk” 10 yıldır etkisini sürdürüyor. Mali krize kadar kör topal ekonomik krizi yöneten neo-liberal küreselleşme modeli tükenince, baskı altında tuttuğu milliyetçilik, ırkçılık, siyasette otoriter eğilimler- sağ popülizm- hızla yükselmeye başladı. Uluslararası hegemonya düzeni de Çin’in bir ekonomik, teknolojik bir süper güç olarak yükselmesi, kendine uygun bir uluslararası düzen oluşturma çabaları, Çin’in ve askeri gücünü yeniden kazanan Rusya’nın rejimlerinin liberal ekonomik ve demokratik modelle uyumlu olmayan örnekler sunmaları da çözülmeyi hızlandırıyor.

Bu basınçların altında mali kriz öncesi düzenin iki merkezi, ABD ve İngiltere’de egemen sınıfı temsil eden düzen partileri, ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokratik partiler, İngiltere de, Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi derin bir krize girdi yönetimler istikrarlarını kaybetti.

Dünya ekonomik ve siyasi düzeninin merkezleri, ABD hegemonyası ve destekçisi Avrupa devletleri, klasik emperyalizm, artık, dünya bir yana, kendi arka bahçelerine bile düzen getiremiyor. Kuzey Afrika ve Ortadoğu, emperyalizmin ateşlediği etnik dini savaşlar, olup biteni kavramakta zorlanan at gözlüklü, otoriter liderliklerin elinde yangın yerine döndü. Bu yangından kaçan milyonlarca insan, Avrupa’nın siyasi kültürel yapısını sarsan, çürümenin üzerinde yaşayan kurtları tahrik eden bir göç dalgasına yol açtı.[59]

BM uyardı: Dünya 1945’ten bu yana en büyük insanlık kriziyle karşı karşıya. Yemen, Güney Sudan, Somali, Nijerya’da 20 milyondan fazla insan kuraklık ve açlıkla yüz yüze. Bu krizin arkasında küresel ısınma, istikrarsız ve despotik rejimler, İslâmcı terör ve İslâm içi mezhep savaşları var. Demokratik rejimlerin yerlerini başarısız, despotik rejimlere bıraktığı ülkelerde, bu tür krizlerin olasılığı artıyor. Kuraklık ve açlık krizleri de kaynak savaşlarını kışkırtıyor, göçleri hızlandırıyor. Dünyada toplam göçmen sayısı 250 milyon kişiye ulaşmış durumda…

Yukarıdaki dört ülkeye bakıp orası “Afrika, bize ne” demeyin. ‘Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’ (FAO), Ortadoğu’da ulaşılabilir tatlı su kaynaklarının, geçen 40 yıl içinde yüzde 75 azaldığına işaret ediyor. Yeni bulgular, Ortadoğu’nun önümüzdeki 30 – 40 yıl içinde yaşanamaz bir duruma gelebileceğini gösteriyor.[60] Hızla ağırlaşan su kıtlığı sorunu bölgenin hızla artmaya devam eden nüfusun, içme suyu, tarım, besin kaynaklarını tehdit ediyor. FAO, bu su kaynaklarının da 2050’ye kadar yüzde eli daha azalmasını bekliyor. Bu bölgedeki ülkelerin çoğunun su kaynaklarının sınır ötesinden geliyor olması da su, gıda kıtlığı sorununa jeopolitik riskleri ekliyor. Jeopolitik riskler de savaşları, göçleri gündeme getiriyor. Suriye’de iç savaşın arkasında, dış müdahalelerin yanı sıra, ondan daha önce, kuraklık, tarımsal üretim krizleri vardı. Savaş büyük bir göç dalgası yarattı.

Mali piyasaların siyasi risklere ilgi göstermeye başladığını daha önce vurgulamıştım. ‘CitiGroup’un, fon yöneticisi Bridgewater’ın yayımladığı iki rapor, mali piyasaların artık ekonomik risklerden daha çok, siyasi risklere odaklanmaya başladığını gösteriyor. Ana ilgi konusu da toplumsa muhalefette “popülizm” olarak tanımlanan yükseliş. Yakın zamana kadar popülizm azgelişmiş, bağımlı ülkelerin sorunu olarak görülürken artık ABD ve Avrupa’da nüksetmesi küresel riskleri artırıyor. Bridgewater’un raporu 1930’ların faşizmlerini irdeledikten, bugünkü popülizm dalgasıyla benzerliklerini vurguladıktan sonra şu sonuca varıyor: Toplumsal yapı bu popülist dalgayı asimile edecek kadar esnekse pek bir sorun yok. Eğer toplum, bu dalganın basıncı karşısında esneyemez, kırılırsa, faşizm ve ardından savaşlar…[61]

III.1) DEMOKRASİ YANILSAMASI VE NEO-FAŞİZM

Dünyada XX. yüzyılın son on ve XXI. yüzyılın ilk on senesinde başat değer hâline getirilen “liberal demokrasi” çökmeye yüz tutuyor. “Ulus devlet” fikri yeniden yükselişe geçerken, “evrensel değerlerin” yerini kan bağı, ırk ve mezhepçiliğin alması kaygıları dorukta. Öyle ki, “liberal demokratik” modelin arkasından ağıtlar yakılır olundu.[62]

Bu tabloda dünyada 37, Türkiye’de 16 yılın öyküsünü tek satırla özetleyecek olsak: “Paralar yukarıya, fanteziler aşağıya aktı” diyebiliriz…[63]

“İdeolojilerin sonu geldi. Sağ sol ayrımı ortadan kalktı. Liberal demokrasi küreselleşme ile tüm dünyayı kapsıyor. Bir baskı aracı olarak ulus devletin gücü kırılıyor; milliyetçi saplantılar tarihe karışıyor. Kültürler birbiriyle kaynaşacak aşiretçi mantalite yerini, ‘ötekine saygıya’ bırakacak. Bu yeni küresel kapitalizmde insanlığı barış huzur ve refah dünyası bekliyor,” diyorlardı…

Bu fanteziler (gerçeğin üstünü bir mükemmellik vaadiyle örten anlatı) toplumda liberal entelijensiyanın katkılarıyla yayılırken, alt sınıflardan egemen sınıflara, çevre ülkelerden merkez ülkelere servet transferi baş döndürücü bir hıza ulaştı. Yukarıda, müstehcen servetler birikirken, aşağıda işsizlik, yoksulluk altında kıvranan sınıfların payına fanteziler düştü.

‘The Washington Post’un aktardığına göre Francis Fukuyama da -Tarihin Sonu- yanılmış. “Yirmi yıl önce demokratikleşmenin tersine döneceğine ilişkin bir anlayışım ve teorim yoktu. Hâlbuki dönebilirmiş” diyordu, Brexit, Trump, Marine LePen gibi olgulara bakarak…

“Liberalizmin sefaleti” deyip geçmek olanaklı ama yetmiyor. Özellikle, liberal entelijensiyanın, egemen sınıflar adına halk sınıflarına sattığı (Platon böylelerine Sofist diyordu) fantezilerin bizi faşizmin eşiğine getirdiğini düşününce…

Neo-liberal küreselleşme mali krize, dayanılmaz gelir dengesizlikleri de, savaşların yarattığı sığınmacılar dalgasına çarpınca, fanteziler dağılmaya başladı.[64]

Bunlar böyleyken; ‘The Washington Post’un yeni logosu bu: “Demokrasi karanlıkta ölür/Democracy dies in darkness”… “Uluslararası Af Örgütü/Amnesty International”ın (AI) raporunun, yedi düveli aktif biçimde direnişlere davet ediyor. AI’nın bu tarz bir çağrıda bulunmasına ilk kez tanık oluyorum. AI, genel olarak uluslararası insan hakları ihlâllerini inceler ve bunları derli toplu bir “durum raporu”yla kayda geçer.

Bu kez bununla yetinmiyor. “Durum öyle vahim ki” diyor: “İş başa düşüyor. Bu son raporun sunumuyla AI, dünyanın dört bir yanındaki insanları, açık toplumun boğulmasına karşı ön almaya çağırıyor. Gidişat böyle sürerse, evrensel insan haklarının temelleri yekten çökebilir. Uluslararası Kadın Yürüyüşü, Gambia’da demokrasi yanlısı gösteriler, Meksika’da öğrenci gösterileri gibi barışçı hareketler, özgürlüklerimize sahip çıkmak için cümlemize ilham kaynağı olmalıdır.”

Hiç bu denli yüksek tonda alarm çanları çalan bir AI raporu okumadım. Rapor, insan haklarının faşizmden bu yana görülmemiş biçimde geri gittiğini beyan ediyor. “Bu kerte şeytanlaştırma ve ötekileştirmenin ancak (faşizmler çağı) 1930’larda görüldüğüne” değiniyor. AI, insan haklarındaki kazanımlarını yitirmekte hazin bir dünya tablosu çıkarıyor. Bu hazin “geri savruluşa” ön safta damga basan liderlerin isimlerini açıkça sıralıyor: Trump, Orban, Duterte ve Erdoğan.[65]

Evet, evet yerküre ve Avrupa, sanki, 1930’ların devletler arası ilişkilerine, dünya düzeni de büyük güçlerin, hızla silahlanırken birbirlerini dengelemeye çalıştıkları, güçlü liderlerin halklarını, mali piyasalardan, yabancılardan, diğer büyük güçlerden korumayı vaat ettiği döneme geri dönüyor.

Bu durum, mali kriz, düşük büyüme, yüksek işsizlik döneminde, halkın yalnızca kendini düşünen, beceriksiz yönetici seçkinlere, ekonomik kaynakları paylaşmaya gelen göçmenlere tepkisi üzerinde yükselen bir “popülist” dalgayla açıklanıyor: Halkı, “küreselleşmenin” zararlı etkilerine karşı korumayı vaat eden “popülist” liderler, siyasi partiler, düzenin “küreselleşmeci elitlerini” eleştirerek yükseliyorlar. Brexit, Trump bu dalganın ürünüydü. Le Pen de bu dalgaya dayanarak yükseliyor.[66]

Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere: ABD ve Avrupa’da (yeniden) yükselen milliyetçilik ve ırkçılık ve bunların Le Pen, Trump ve Brexit ve benzeri biçimlerde boy göstermesi, kavramı “güncel” bir gerçeklik hâline dönüştürdü…

Küreselleşme süreci derinleşip rekabet şiddetlendikçe, gelişmiş ülkelerin sanayi sektörlerinde kâr oranları çöktü; kapitalizm krizi ertelemek için yepyeni tasarımlara yöneldi, finansallaşma, serbestleştirme, esnekleştirme ve sosyal refah devletinin tasfiyesi… Bu politikalar 1980’ler boyunca neo-liberalizm adıyla anılageldi. Amerikalı Marksist Coğrafyacı David Harvey bu dönüşümü “kapitalizm 1980’lerden bu yana değişik çalışıyor” sözleriyle özetleyecekti.

Kapitalizm küresel rekabete açıldıkça ve sermaye heterojenleşip farklılaştıkça ona bağlı olan emek süreçleri de farklılaşmakta, parçalanmakta ve marjinalleşmekteydi. Bir yanda marjinal enformal emek, diğer yanda örgütlü (sendikal vb. haklardan hâlâ yararlanmayı sürdürebilen) formal işgücü ayrımı derinleşti. Bu parçalı yapıya bir de göçmen işgücü eklenmeye başlarken sistem de kabaca 1990’lardan bu yana yeni üretkenlik kazanımlarını sağlayamamaktaydı.

Bu ortamda kapitalist sisteme karşı olası toplumsal muhalefetin bastırılması ise ancak milliyetçi ‘ettnik/cinsiyete dayalı ayrımcılıkların körüklenmesini gerekli kılacaktı. “Yeni sağ popülizm” denilen olgu (aslında doğrudan neo-faşizm) işte bu ortamda yeşerdi. Ancak bu koşullar altında sermayenin artık liberal burjuva demokrasisinin maliyetlerini karşılayamadığı ve demokrasi kurumlarının da sermaye birikimi önünde ayakbağı olduğu görülecektir. Samir Amin’in deyişiyle “kapitalizm artık dünyayı savaş konjonktürü olmadan yönetemez” konuma sürüklenmektedir.[67]

IV) NİHAYET!

“Beş parmak aynı mı, uzunu var kısası var”; “Zenginler çok çalışıyor, fakirler tembel,” diye yutturulmaya kalkışılan kapitalizm hayatımız çalıyor, ruhumuzu eritiyor.

Bertolt Brecht’in, “Bir banka soygunu banka kuruluşuna karşı nedir ki?” saptamasıyla müsemma sistemde tek kıstas “kâr”dır.

Ayn Rand’ın, “Kapitalizmin ahlâki haklılığı, onun insanın rasyonel dünyasına uygun tek sistem olduğu, insanın insan olarak hayatta kalmasını koruduğu ve yönetim prensibinin ‘adalet’ olduğu gerçeğinde yatmaktadır,” diye tezgahlamaya kalkıştığı kapitalizmin “iyisi, kötüsü yoktur”; o topyekün bir hatadır…

“Get rich or die trying/ Zengin ol ya da bu uğurda öl” diye haykıran kapitalizm doğası gereği iyileştirilebilir bir sistem değildir; ıslah edilemez; ya devrilir ya kendini yok eder.

“Köle emeği”: Kölelerin mutsuz olmaya zamanı bile kalmıyor. Asıl henüz “köle” olduğunun farkına varmayanlar, adaletsiz toplumda bir üst basamağa tırmanma ümidi ile avunanlar mutsuz, huzursuz.

İnsanlık bu sahtekârlığın etkisinden hâlâ çıkabilmiş değil, sanıyor ki, iyi-yaşanır bir kapitalizm var ve oraya geri dönülecek. Yalan, öyle bir kapitalizm yok! Çünkü hastalıklı bir sistemdir; yıkılacaktır.

Kapitalist ilişkiler, küresel bir yoksulluk tablosu yaratırken; tarihseldir, bir süreç olarak başladığı bir zaman dilimi vardır; sonu da olacaktır. Yani bir gün yerini başka bir tarihsel sürece bırakacaktır.

Eleştirisinin ancak sosyalizmden hareketle yapılabilmesi mümkün olan kapitalizm insanlığa cehennemi yaşatıyor. Bir avuç kapitalistin saltanatı, gezegeni dolduran milyarlarca insanı, açlığın, yoksulluk ve yoksunluğun, işsizliğin, inanılmaz bir eşitsizlik ve adaletsizliğin, kanlı savaşların, zulüm ve işkencenin, dibi gelmez bir çürüme ve yabancılaşmanın pençesinde kıvrandırıyor. Kâr hırsına dayanan bu saltanat, tüm doğayı da acımasızca tahrip ediyor. Bu gidişi durdurmadığı takdirde insan(lık)ı bekleyen şey geleceksizlik yani misli görülmemiş bir barbarlık olacaktır.

Üstelik bu kara tablo, bir yeryüzü cenneti yaratmanın araçları insanlığın elinin altındayken oluyor. Bilim ve teknolojinin çığır açıcı başarıları, insanlığı özgürleştirmek yerine daha da köleleştiriyor. Üretici güçlerin gelişiminin önündeki özel mülkiyet ve ulus devlet engeli artık dayanılmaz bir cendereye dönüşmüştür. Bu durum insanlığın önündeki tek çıkış yolunun sosyalizm olduğuna işaret ediyor. Ya sosyalizm ya barbarlık!

İnsanlığı bu bataklıktan kurtaracak ve sosyalizme götürecek tek güç, artık “nesli tükendi” denilen işçi sınıfıdır. Gerçekler inatçıdır! İşçi sınıfı yok olmak şöyle dursun, büyümüş, gelişmiş ve nesnel olarak daha da güçlenmiştir. Bugün dünya nüfusunun çoğunluğunu işçi sınıfı oluşturmaktadır. Gerçekte işçi sınıfının “bitişine” kanıt olarak gösterilen olgular, sadece işçi sınıfının bileşimi ve kapsamındaki değişimleri göstermektedir.

Gerçek şu ki, dünya üzerinde işgücünü bir ücret karşılığında satarak yaşamaya çalışan milyarların yani işçi sınıfının bugün de zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Kazanacakları ise koskoca bir dünyadır!

Özetle, “Fakir bir cennet, zengin bir cehennemden iyidir,” gerçeği Ankara’daki atık kağıt toplayıcıların elindeki pankartta yazılıyken; kapitalizm, aşılamaz bir sistem değildir. Aksine çok zayıftır, ama bizim zayıflığımız onu güçlü kılmaktadır.

2 Ağustos 2017 19:14:39, İstanbul.

N O T L A R

[1] Karl Liebknecht.

[2] “Kapitalizm her zaman ve her yerde korku üretecektir. Çünkü sermaye korkaktır ve korkan hep korkutmak zorundadır.” (Aziz Nesin)

[3] Maksim Gorki, Küçük Burjuva İdeolojisin Eleştirisi, Çev: Resul Mehmedov, Say Yay., 2016.

[4] Fikret Başkaya, “Daha Geç Olmadan Kapitalizmden Kurtulmak!”, http://www.ozguruniversite.org/

[5] V. İ. Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev: Cemal Süreya, Sol Yay., 1969

[6] İşlerliğiyle Fransız Devrimi’nin mottosu “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik”le çelişkiliyken; kölelerin de efendi olma imkânına sahip olduğunu “iddia” eden kapitalizm, bunu başarabilmeleri için köleliğin görevlerini çok iyi icra etmeleri gerektiğinin altını çizip, böylelikle de köleleri daha önceki sistemlerden çok daha verimli kullanır.

[7] “Savaşları için paraları var ama fakirleri doyuramıyorlar.” (Tupac Shakur.)

[8] Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, Çev: Ümit Tosun, İthaki Yay., 2003.

[9] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Proudhon’un Sefaletin Felsefesi’ne Yanıt, Çev: Ahmet Kardam, Sol Yay., 1966.

[10] http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=167382

[11] Johann Wolfgang Goethe, Faust, Çev: İsmet Zeki Eyüboğlu, Sosyal Yay., 2. Baskı, 2013.

[12] “Top Eight Richest Men Worth More Than HALF Of The World’s Population”, 16 Janvier 2017… http://www.mirror.co.uk/news/world-news/top-eight-richest-men-worth-9629700

[13] Cem Kılıç, “Kimler İnsani Gelişmedeki İlerlemenin Dışında?”, Milliyet, 28 Mart 2017, s.8.

[14] “Yoksulluk Ömrü Kısaltıyor”, Özgürlükçü Demokrasi, 3 Şubat 2017, s.12.

[15] İdris Emen, “Somali Cehennemi”, Hürriyet, 28 Mart 2017, s.5.

[16] “Kıtlık İlan Edildi”, Özgürlükçü Demokrasi, 22 Şubat 2017, s.5.

[17] “Güney Sudan, Somali, Nijerya ve Yemen Zor Durumda”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2017, s.18.

[18] Vahap Munyar, “795 Milyon Yetersiz Beslenen 2.1 Milyar Aşırı Kilolu İnsan Var”, Hürriyet, 19 Aralık 2016, s.14.

[19] Gérard Le Puill, “Afrika Açlıktan Ölürken Avrupa Tahıl Stokluyor!”, L’Humanité, 28 Nisan 2017… http://www.halkinbirligi.net/afrika-acliktan-olurken-avrupa-tahil-stokluyor/

[20] Gülhan Dildar, “Emperyalist Savaş ve Açlık”, 13 Nisan 2017… http://marksist.net/gulhan-dildar/emperyalist-savas-ve-aclik.htm

[21] Batı Afrika ülkesi Gana’da, ölen bir kişinin ailesi morg masraflarını (yaklaşık 9 dolar) ödeyemedi. Bunun üzerine morg görevlileri yüzlerce kişinin gözü önünde naaşı tabuttan çıkarıp el koydu. Görevliler çevredekilerin şaşkın bakışları altında naaşı sırtlayıp götürdü. (“Alacaklılar Cenaze Töreninde Naaşa El Koydu”, 15 Şubat 2017… https://tr.sputniknews.com/afrika/201702151027231957-cenaze-toreninde-alacaklilar-naasi-tabuttan-alip-kacirdi/)

[22] Uğur Gürses, “Küresel Servet ‘Patinajda’…”, Hürriyet, 23 Kasım 2016, s.14.

[23] “Milyarder Patlaması”, Vatan, 22 Mart 2017, s.7.

[24] “Dünyanın En Zengin 100 İsmi Belli Oldu!”, Hürriyet, 24 Mayıs 2017… http://www.hurriyet.com.tr/galeri-dunyanin-en-zengin-100-ismi-belli-oldu-40401906

[25] Özlem Yüzak, “Davos’tan Reçete: Ya Servetini Paylaş Ya Sonuçlarına Katlan”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2017, s.8.

[26] “En Zengin 8 Kişinin Serveti Dünyanın Yarısına Eşit”, Sözcü, 17 Ocak 2017, s.13.

[27] “Dünyanın Serveti Yüzde 1’de”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2017, s.9.

[28] “Türkiye’nin En Zengini Belli Oldu”, Cumhuriyet, 29 Şubat 2016… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/489320/Turkiye_nin_en_zengini_belli_oldu.html

[29] “Dünyanın En Büyük 500 Şirketi Arasında Türkiye’den Tek Şirket”, Cumhuriyet, 22 Temmuz 2016, s.8.

[30] “Dünyanın En Zengin İnsanı Değişti!”, Hürriyet, 27 Temmuz 2017… http://www.hurriyet.com.tr/dunyanin-en-zengin-insani-degisti-40532948

[31] “Dünyanın 500 Devi Açıklandı! İşte Türkiye’den Listeye Giren Tek Şirket”, Hürriyet, 25 Temmuz 2017… http://www.hurriyet.com.tr/galeri-dunyanin-500-devi-aciklandi-iste-turkiyeden-listeye-giren-tek-sirket-40529152?p

[32] “700 Milyon Çocuğun Çocukluğu Çalınıyor”, Birgün, 2 Haziran 2017, s.2.

[33] “UNICEF: Köklerinden Koparılmış 50 Milyon Çocuk Var!”, Evrensel, 8 Eylül 2016, s.11.

[34] “535 Milyon Çocuk Savaş Ve Yoksulluk Mağduru”… http://www.halkinbirligi.net/535-milyon-cocuk-savas-ve-yoksulluk-magduru/

[35] “25 Milyon Çocuk Sosyal Dışlanma Tehdidi Altında”, Özgürlükçü Demokrasi, 22 Kasım 2016, s.2.

[36] Karl Marx, Kapital, çev: Alaattin Bilgi, Cilt:I, Sol Yay., 1993, s.719.

[37] Küresel borç seviyesi 2016 yılında 215 trilyon doları aşarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. ‘Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) “Global Borç Monitörü” başlıklı raporuna göre, küresel borç miktarında 2016 yılında 7.6 trilyon dolar artış yaşanırken, 10 yıllık artış 70 trilyon dolar oldu. Buna göre küresel borçlar 10 yıllık sürede yüzde 48 arttı. Küresel borçtan aslan payını ise yine gelişmiş ülkeler aldı.

Raporda, dünya gayrisafi hasılasının (GSYH) yüzde 325’ine denk gelen küresel borcun yaklaşık dörtte üçünü 160 trilyon dolarla gelişmiş ülkelerin tuttuğu belirtildi. 10 yılda gelişmiş ülkelerin toplam borcunun 32 trilyon dolarını kamu borçları oluşturdu. 2008 küresel krizinin ardından hanehalkı ile finans sektörünün borçlarıyla ilgili yapılan düzenlemeler bu sektörlerde borçluluk oranının azalmasında etkili oldu.

Türkiye’nin de aralarında olduğu gelişen ülkeler 2006 yılından bu yana 39 trilyon doların üzerinde borç yükü oluşturdu. Borcun büyük bir kısmı yerel para birimi cinsinden oldu. Gelişen ekonomilerin toplam borç miktarının 56 trilyon dolara yükseldiğine dikkat çekilen rapora göre, bu rakam, gelişen ülkelerin toplam GSYH’sinin yüzde 215’ini oluşturuyor.

Raporda gelişen ekonomilere ait borcun yüzde 75’inden fazlasının yerel para birimlerinde olduğu belirtildi. Ancak Latin Amerika, Türkiye ve Güney Afrika’nın son yıllarda yabancı para biriminden borçlanmasının hızlandığı belirtilen IIF raporunda, “Daha yüksek faiz oranları ve güçlü dolar borçlanma odaklı büyüme modeline sahip gelişen ülkeler için risk oluşturuyor” uyarısında bulunuldu. Rapora göre gelişen ülkelerin dış borcu ise son on yıl içinde iki katına çıkarak 7.2 trilyon dolara çıktı. 2016 yılının son çeyreğinde gelişmiş ülkelere ait 159.6 trilyon dolarlık borcun 31.3 trilyon dolarını hanehalkları, 36.4 trilyon dolarını reel sektör, 46.9 trilyon dolarını hükümet, 44.9 trilyon dolarını finansal sektör borçları oluşturdu.

Gelişen ülkelere ait borçların ise yine aynı dönemde 9.1 trilyon doları hanehalkları, 26.3 trilyon doları reel sektör, 11.9 trilyon doları hükümet, 8.5 trilyon doları finans sektörüne ait. Buna göre toplam küresel borçtan en fazla pay alan sektör 62.7 trilyon dolarla reel sektör oldu. Reel sektörü 58.9 trilyon dolarla hükümet, 53.4 trilyon dolarla finans sektörü, 40.4 trilyon dolarla hanehalkları izledi. Rapora göre hükümet borçları ABD ve İngiltere’de 2006’dan bu yana neredeyse ikiye katlandı. Japonya ve Avro bölgesinde ise dolar bazında yüzde 50 artış görüldü.

Rapora göre Türkiye’de toplam borçtan en büyük payı 2016’nın son çeyreği itibarıyla reel sektör alıyor. Reel sektörün borç stokunun GSYH’ye oranı 68.05 olarak kaydedildi. 2015’in aynı döneminde bu oran yüzde 62 idi. Rapor, hükümet ve finans sektöründe düşerken, hanehalkı ve reel sektörde borçluluğun son bir yılda arttığını gösteriyor. Rapora göre hanehalklarının borcunun GSYH’ye oranı da yüzde 17.9’dan 18.79’a çıktı. Hükümet borçlarının GSYH’ye oranı yüzde 24.3’ten 24.03’e, finans sektörünün borcu yüzde 17.18’den 16.34’e geriledi. Gelişen ülkelerde reel sektör borçları öne çıkarken, Çin, Türkiye, Şili ve Suudi Arabistan’daki firmalar on yıl içinde borç oranlarında en büyük artışı gördüler. (“Dünya Borç Batağında”, Cumhuriyet, 5 Nisan 2017,s.8.)

[38] José Saramago, Mağara, Çev: Sıla Okur, Kırmızı Kedi Yayınevi, 3. Baskı, 2016.

[39] “Kritik dönemlerin ruh hâli sanata da yansır. Harvard, tarih profesörü Jill Lepore’nin ‘The New Yorker’ dergisinde yayımlanan ‘Distopya romanı için bir altın çağ – Bu yeni radikal kötümser edebiyatımız ne anlama geliyor?’ başlıklı denemesinde irdelenen çalışmalar, böyle ‘bir yolun sonuna gelme’, gidecek bir yol kalmayınca, başlayan çürüme ve çözülme durumunu ifade ediyorlar. Kapitalizmin sonunu hayal etmeyi başaramayan yazarlar, dünyanın sonunu hayal ederek çeşitli senaryolar üretiyorlar: Kaynaklar tükendiği için uzaya kaçan egemen sınıflar; bir kimyasal saldırıyla aptallaşan halkın, akıllıları yok etme çabaları; bütün işleri artık robotlar yaptığı, dünyayı dev şirketler yönettiği için sıkıntıdan ne yapacağını bilemeyen bir gençlik, kutuplardaki buzların erimesine, kıyıları suların basmasın karşın fosil yakıt kullanmakta ısrar eden yönetimler… Ve yapacak pek bir şey kalmadığından seks yapmaya odaklanmış bireyler…” (Ergin Yıldızoğlu, “Çürüme ve Çözülme”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2017, s.9.)

[40] Ergin Yıldızoğlu, “Radikal Belirsizlik”, Cumhuriyet, 22 Haziran 2017, s.9.

[41] Ergin Yıldızoğlu, “G20 ve ‘Radikal Belirsizlik’…”, Cumhuriyet, 6 Temmuz 2017, s.9.

[42] Ergin Yıldızoğlu, “Bir Köprüde İki Keçi”, Cumhuriyet, 23 Ocak 2017, s.9.

[43] “Üçüncü Büyük Depresyon 8 Yaşında!”, Gerçek, No:83, Eylül 2016, s.12.

[44] Erinç Yeldan, “Büyük Durgunluk Sürerken”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2017, s.9

[45] Ergin Yıldızoğlu, “Yine Geliyor mu?”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2017, s.9.

[46] Ahmet Külsoy, “Başkaya: ‘Radikal olmak, Sorunları Kökeninde Ele Almaktır’…” http://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/04/27/fikret-baskaya-ile-soylesi-radikal-olmak-sorunlari-kokeninde-ele-almaktir/

[47] Ergin Yıldızoğlu, “Hegemonyalar Çarpışınca…”, Cumhuriyet, 18 Mayıs 2017, s.9.

[48] Ergin Yıldızoğlu, “İkinci Kez de Trajedi Olacak Gibi…”, Cumhuriyet, 6 Mart 2017, s.9.

[49] “Dünya Silaha Doymuyor”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2017, s.13.

[50] Mine G. Kırıkkanat, “Küresel Rezillik Ekonomisi”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2017, s.12.

[51] “Ölüm Ticaretinde Rekor”, Özgürlükçü Demokrasi, 21 Şubat 2017, s.5.

[52] “Silahlanmada Korkutan Artış”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2017, s.8.

[53] “Ordusuna En Çok Hangi Ülke Para Harcıyor”, Hürriyet, 28 Nisan 2017… http://www.hurriyet.com.tr/galeri-40440218?p=1

[54] Ergin Yıldızoğlu, “Çok Düzeyli Dağılma”, Cumhuriyet, 16 Şubat 2017, s.9.

[55] Şeref Oğuz, “ABD Yeni Vietnam Batağı mı Arıyor?”, Sabah, 12 Mayıs 2017, s.8.

[56] Elif Örnek, “Pentagon: ABD’nin Küresel İmparatorluğu Çöküyor”, Sputnik, 22 Temmuz 2017… http://www.yonhaber.com/gorus/48953/pentagon-abdnin-kuresel-imparatorlugu-cokuyor

[57] Ergin Yıldızoğlu, “Bir Krizden Öbürüne”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2017, s.9.

[58] Kapitalizm XXI. yüzyıla girerken uluslararası yeni işbölümünün kuralları ve kurumsal yapıları da yeniden biçimlendi. Azgelişmiş, çevre ekonomilerde geç kapitalistleşmenin getirdiği yapısal sorunlar ve bu ülkelere biçilen bağımlı ve taşeronlaştırılmış (alt-işveren) birikim modelleri işçi sınıfı içerisinde de örgütlü-örgütsüz, formel-enformel ve marjinalleştirilmiş farklı kategorilerin yapılanmasını hızlandırdı. İşçiler ve işgücü piyasaları esnekleştirilmiş olarak bölündü, parçalandı ve heterojen işgücü biçimleri ortaya çıktı. Ücretli emeğin bu “parçalı” görünümü XXI. yüzyıl kapitalizminin doğal sonucuydu, zira sermayenin kendisi (alt taşeron ve benzeri biçimlere bürünerek) parçalanmaktaydı.

Bu gelişmelere ek olarak bir de neo-liberal dünyanın emekçilere sunmakta olduğu yepyeni bir fırsat demetinin altını çizmemiz yerinde olacaktır: Tüketim sepetinin genişlemesi. Yoksulluk hızlanır, sosyal devlet hizmetleri tahrip edilir ve gelir dağılımı uçurumları derinleşirken, aynı dönemde de emekçiler birer tüketici olarak yepyeni bir olanağa kavuştular: Hane halkı borçlanması. Kredi kartları, tüketici kredileri ile belirlenen bu “şimdi al, sonra öde” dünyası, emekçilere sistemle bütünleşme ve hayallerinin ötesinde bir tüketme olanağı yaratmaktaydı. Bu hiper-tüketim olanağı, kuşkusuz ki kapitalizmin finansallaşmasının doğrudan bir uzantısıydı ve işçi sınıfını bireyselleştirerek gelecek umutlarını sistemle uzlaşmaya koşullandırmaktaydı. (Erinç Yeldan, “Şimdi Kapital’i Okumak Zamanı”, Cumhuriyet, 22 Mart 2017, s.9.)

[59] Ergin Yıldızoğlu, “Çürümeye, Çözülmeye ve Umuda Dair”, Birgün Pazar, Yıl:14, No:536, 18 Haziran 2017, s.10-11.

[60] Inter Pres, 14 Mart 2017.

[61] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Evet’ Bir Güvenlik Riskidir”, Cumhuriyet, 27 Mart 2017, s.9.

[62] Ceyda Karan, “Liberal Enternasyonalciliğin Sancıları, Cumhuriyet, 6 Mart 2017, s.7.

[63] Küreselleşme döneminde, liberal entelijensiyanın istedikleri oldu; 10 yıl (2007-2017) yüzde 0.1 için gerçekten “en müreffeh, en özgür dönem” oldu; sonuç da tam bir felaket oldu. Belki bir gün dünyayı büyük bir savaşa sürükleyecek olan gelişmeler örneğin, Rusya ve Çin’in, Avrupa’da faşist dalganın yükselişi, Rusya’yı talan etmeye kalkan “reformlardan”, NATO’nun genişlemesi ve Kosova savaşlarına, Irak savaşıyla 140 dolara fırlayarak Rusya’nın toparlanmasını kolaylaştıran petrol fiyatıyla, Çin’e koşan mali sermayeye kadar, hep bu liberal fantezinin ürünleriydi… (Ergin Yıldızoğlu, “En müreffeh, En Özgür Dönem”, Cumhuriyet, 2 Mart 2017, s.9.)

[64] Ergin Yıldızoğlu, “Paralar Yukarıya, Fanteziler Aşağıya”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2017, s.9.

[65] Nilgün Cerrahoğlu, “Demokrasi Karanlıkta Ölür…”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2017, s.12.

[66] Ergin Yıldızoğlu, “Yılın En Riskli Olayı”, Cumhuriyet, 6 Nisan 2017, s.9.

[67] Erinç Yeldan, “Eski ‘Sol’ Popülizmden Yeni ‘Sağ’ Popülizme”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2017, s.9.

 

Hakkında Temel DEMİRER

Bu habere de bakabilirsiniz.

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

Devrimler toplumların altüst olduğu momentlerdir. “En alttakiler”i, en devinimsizleri üste, en “arkadakiler”i öne çıkartır. Hiç …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir