Pazar, Nisan 8, 2018
Destpêk » SIYASET » SÜRDÜRÜLEMEZ STRATEJİDE DİRETMEK YA DA DEVLET AKLININ SEFALETİ / ABDÜRRAHİM GÜMÜŞTEKİN

SÜRDÜRÜLEMEZ STRATEJİDE DİRETMEK YA DA DEVLET AKLININ SEFALETİ / ABDÜRRAHİM GÜMÜŞTEKİN

Sürdürülebilir stratejinin kilometre taşı anlaşılırdır, ama sürdürülemez stratejide ayak diremek ne demek oluyor? Yoksa sürdürülemez stratejinin bir parametresi mi var?

Önce hafızamızı biraz çalıştıralım.

            15 Ağustos 1984’de, PKK, Halk savaşı başlattı.

Başbakan Turgut Özal, “bir avuç çapulcu” dedi.

PKK, Kürt sorunundan söz ediyordu.

Devlet, Kürt meselesi yok, güvenlik meselesi var diyordu.

1985‘de Özel Hareket Timleri ve Köy Koruculuğu kuruldu. Güvenlik güçlerine geniş yetki verildi.

19 Temmuz 1987’de Kürt illerinde Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruldu ve böylece Kürdistan Olağanüstü Hal-Savaş rejimi kıskacına alındı.

Her baharın “PKK’nın kökünü kazıma operasyonları yapılıyor, ama gel zaman git zaman PKK bir türlü bitmiyor, tam tersine gittikçe gelişiyor ve güçleniyordu.

Turgut Özal, meseleyi irdeledi ve durumun ciddiyetini kavradı. 1988’de Halepçe Katliamından kaçan KDP göçmenlerini barındırırken “vatandaşlarımızın akrabaları” diye siyasi bir niteleme yaptı. Bir anlamda bu; T.C. devletinin Kürt sorununu ilk resmi tanıyışıydı.

9 Kasım 1989’da Turgut Özal cumhurbaşkanı oldu ve Erzincan milletvekili Yıldırım Akbulut’u başbakan olarak atadı. ANAP’ı ve hükümeti de köşkten yönetmeye çalıştı. Tasarı ve projelerini hayata geçirmekten geri durmadı. Geleneksel devlet (vesayetçi kanat), onun farklı olarak yapmak istediklerinden rahatsızdı ve T. Özal’ı kıskaca almıştı.

Nitekim Haziran 1991’de ANAP kongresinde Mesut Yılmaz, genel başkan seçildi ve dolayısıyla başbakan da oldu, tabii T. Özal’a rağmen. Böylece T. Özal’a bir dirsek çıkıldı, ama o, dirsek darbesine aldırmadı, yine bildiğini okudu, zira farklı bir şeye inanıyordu. Kısacası devletin geleneksel-çağ dışı, anokratik yanını aşmak istiyordu, zira o, modern burjuva bir devletle ancak hem uluslar arası alanda Türk sermayesinin ve diplomasisinin önünü açılabileceğini, hem de Kürt vatandaşlarını bir biçimde rahatlatarak vatandaşlarının bütün akrabalarını da yanına çekebileceğini düşünüyordu, hepsi o kadar. Yoksa Turgut Özal, ne Kürtleri çok sevdiğinden bunu yapıyordu, ne de çok söylendiği gibi irticacı-anti Kemalist biri olduğu için geleneksel devletle cebelleşiyordu. Bir şeylerde diretiyordu ama suyun akışına karşı kürek çekerken olası tehlikeleri yeterince hesaplamadığı sonradan anlaşıldı.

20 Ekim 1991’de Türkiye’de Genel Seçimler yapıldı ve sonuçlar koalisyon hükümeti tablosunu ortaya çıkardı. Zaten bundan sonra Türkiye’de koalisyon hükümetleri dönemi başladı.

SHP ve HEP, seçim ittifakı yaptı ve kazanılan seksen sekiz vekilden yirmi biri Hep’in adaylarıydı. (Sonradan HEP kapatılınca bunların bir kısmı DEP’e geçti.)

Kasım 1991’de Süleyman Demirel, DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin başbakanı oldu.

Böylece devlet, geleneksel zeminini sağlamlaştırma fırsatı bulmuş oldu. Dolayısıyla T. Özal’ın işi de daha bir zorlaşacaktı.

1992 baharında devlet, PKK’nın kökünü kazıyacağını bir kez daha beyan etti, ama Newroz kutlamaları tavan yaparken, devlet, kitle eylemlerine karşı şiddet kullandı, gösteriler sırasında yüzden fazla sivil insan katledildi.

Çatışmalar aralıksız sürerken durum da giderek kritikleşmekteydi. Süleyman Demirel, “Kürt realitesi” diye bir kavram ortaya attı, ama içeriği asla doldurulmadı, ayağı havada bir terim olarak kaldı. Zira devlet, Kürtlerle ilgili geleneksel yaklaşımında ayak diriyordu.

17 Nisan 1993’de Turgut Özal öldü! Şaibeli bir ölüm olduğuna dair yaygın bir kanaat oluştu. Nitekim T. Özal’ın eşi ve çocukları meseleyi yargıya taşıdı ve iş yıllar sonra mezarın açılmasına kadar gitti. Mezar açıldığında T. Özal’ın vücudunda zehir saptandığı açıklandı, ama mesele hukuken bir adım daha ileri gitmedi, gidemezdi de…

Keza aynı dönemde T. Özal’a yakınlıklarıyla bilinen Adnan Kahvecinin trafik kazasında, General Eşref Bitlis’in uçak kazasında ölmeleri de şaibeli görülmüştü.

Mayıs 1993’de Süleyman Demirel cumhurbaşkanı oldu.

Haziran 1993’de Tansu Ciller, DYP-SHP Koalisyon Hükümeti başbakanı oldu.

Tansu Ciller, başbakan olurken kirli bir savaş sürmekteydi, ancak onun yaklaşık üç yıllık başbakanlık dönemi (birinci, ikinci ve üçüncü DYP-SHP Koalisyon Hükümetleri başbakanı olarak)  apayrı bir süreç oldu, o kadar ki kirli savaş kavramı kifayetsiz kaldı. Kenan Evren Askeri Cuntası döneminde Kürtlere yapılan zulümden çok daha kara bir zulüm yapıldı. Tam bir barbarlık, bir vahşet dönemi yaşandı.

Mart 1994’de Başbakan Tansu Cillerin emriyle DEP millettekilerin dokunulmazlıkları kaldırıldı ve meclis önünde elense çekilerek gözaltına alınıp hapse atıldığını da hatırlatmalıyım, zira kendisine Kürt diyen ve Kürtlerin kolektif haklarından söz eden halkın oylarıyla seçilen vekillerin Türk parlamentosunda gördüğü muamele unutulacak gidi değildir.

Bakın Tansu Çillerin başbakanlık döneminde şu tablo oluştu.

On beş bin “faili meçhul” cinayet; elli binden fazla insanın öldürülmesi; binlerce köyün boşaltılması; üç milyondan fazla insanın göç etmesi ve yüz milyarca dolar savaş harcaması… (İddialar üstünden konuşuyoruz, zira devlet istatistik enstitüsü, bu konuda güvenilir bilgi vermiyor, nedeni açık. Diğer araştırmalar da iddia bazında kalıyor.)

Bu noktada iki hususu vurgulamalıyım. Tansu Ciller, sözde profesördü ama yönlendirilen biriydi. İcraat Tansu Ciller adınaydı ama sürecin dümeninin başında Süleyman Demirel vardı, bu bir. İkincisi, SHP, sözde sosyal demokrat bir partiydi, ama koalisyon hükümetin ortağıydı, dolayısıyla bu sürecin suç ortaklarından biri olarak tarihe geçti. Gerçi isim olarak zaten yok oldu ama Türk sosyal demokrasisinin alnına sürdüğü kara leke silinecek gibi değil.

Evet, 1990’lı yıllar tam bir tam bir döngüsel süreçti. Kürtler için de tam bir karabasan zamanıydı. Kuşkusuz o dönemde kâbus yaşamayan Kürt de kalmadı.

Tansu Ciller, “Ya bitecek, ya bitecek” demişti. Devlet, elinden geleni ardına koymadı, yine de ne Kürt sorunu tuz buz oldu ne de PKK bitti.  Ama Tansu Hanım bitti, tek şansı şuydu, onu mahkemeye çıkartacak bir devletin veya uluslar arası bir hukukun olmaması.  

24 Aralık 1995, Genel Seçimler yapıldı. Refah Partisi, birinci parti oldu ama kurduğu hükümet güvenoyu alamadı. Mart 1996’da Anayol Hükümeti kuruldu, Mesut Yılmaz tekrar başbakan oldu ve Cumhurbaşkanı S. Demirel ile göze çarpan bir diyaloga girdiler. Anayol Hükümeti üç ay sürebildi.

Haziran 1996’da Refahyol Hükümeti kuruldu ve Necmettin Erbakan başbakan oldu.

Devlet, “milli görüşü” irtica diye niteleniyordu, ama milli görüşçü Refah Partisi, koalisyon hükümetinin büyük ortağıydı ve milli görüş fikrinin kurucusu olan Necmettin Erbakan da başbakandı. Geleneksel devlet, fena bir dirsek yemiş oldu, ama devlet pes edecek değildi ya, nitekim 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu toplantı ve birtakım kararlar aldı. N. Erbakan, kıskaca alındı ve Haziran 1997’de başbakanlıktan istifa etti.

Haziran 1997’de Anasol-D Hükümeti kuruldu ve yine Mesut Yılmaz başbakan oldu. Mesut Yılmaz’da “Avrupa Birliğin yolu Diyarbakır’dan geçtiğini” ifade etti. O da laf söyledi, icraat yapmadı, ne de olsa çoban Silo gibi bir kılavuzu vardı.

11 Ocak 1999’da Bülent Ecevit, DSP Azınlık Hükümeti kurdu ve başbakan oldu.

Şubat 1999’da Abdullah Öcalan, Türkiye’ye getirildi ve tutuklandı. Devlet ile A.Öcalan arasında görüşmeler olduğu sonradan açıklanacaktı. Öcalan’ın çağrısı üzerine PKK, Eylül 1999’da gerillalarını Kuzey-Kürdistan’dan çekti. Böylece bir çatışmasızlık ortamı oluştu ve bu ortam 2004 Haziran’ına kadar da sürdü.

Nisan 1999’da Türkiye’de Genel Seçimler yapıldı ve DSP birinci parti oldu.

Mayıs 1999’da DSP, MHP ve ANAP koalisyon hükümeti kuruldu ve Bülent Ecevit başbakan koltuğuna daha emin bir biçimde oturdu.

Artık sakin bir ortam da vardı. Fakat Bülent Ecevit, bu dönemi Kürt sorunu açısından değerlendirmedi, zira bir zamanlar “halklara özgürlük” sloganını attıran Karaoğlan’da bir eser kalmamıştı. Zaten onun ideolojik ortağı olan Rahşan Hanımın Kürtlerle ilgili negatif bir fikri vardı, Ecevit de bu fikri üleşiyordu. DSP’liler de onları aşamazdı. Eh, ne de olsa sosyal şovenizm ırkçılık babında telaki edilmiyor ya, bu da Türkiye’deki sosyal demokrasi (!) nin namusunu kurtarmaya yetiyor.

            Bu şekilde 2000’li yıllara geldik. Toplum bir zemin arayışına girmişti. Zira 12 Eylül darbesi, toplumda yeterince bir kasılma ve bir yığın sorun yaratmıştı. Üstelik toplum hala darbe anayasası ve kanunlarıyla yönetiliyordu. Üstüne üstlük yaklaşık yirmi yıldı bir savaş sürüyordu. Savaşın doğrudan mağduru Kürtlerdi ama toplumun Türk ve diğer etnik kesimlerin fakirleri de bu savaşta mağdur olmuştu, zira evlatlarını savaşa kurban etmişlerdi ve savaş harcamaları onların kursağından sızdırılmıştı. Onların bir kısmı da bu gerçeğin farkındaydı. Öteden beri baskı altında yaşayan aydın kesim de birçok şeyden rahatsızdı. Fakat Türkiye’deki geleneksel Marksist (!) sol, ölü toprağından silkinemiyordu, zira bir kez kafalarının içinde Stalinist dogmalardan bir duvar örülmüştü ve Kerpiçten örülü duvarın gölgesi hoşlarına gidiyor sanki.

Özcesi toplum, devletin baskıcı ve şiddet politikalarından bunamıştı, demokrasi ve özgürlük istiyordu, ancak bu eğilim, dipten gelen bir dalga gibi dışa vurmasına rağmen, gelişen tepkiler doğru bir zeminde örgütlenemedi bir türlü.

Bundan olsa ki devlet de, gerek toplumun ekonomik, sosyal ve demokratik sorunlarına, gerek Kürt sorununa ve diğer etnik sorunlara ve gerekse kadın sorununa karşı geleneksel yaklaşımından öte bir adım atmamada sürekli ayak diredi. Böylelikle sorunlar hep ötelendi ve haliyle arayışlar da uzun zamana yayıldı.

Kasım 2002’de Türkiye’de Genel Seçimler yapıldı.

AKP, 363 milletvekili çıkardı ve tek başına hükümet kurdu, ama R.T. Erdoğan, parti başkanı olmasına rağmen, siyasi yasağından dolayı seçime katılamadığı için Abdullah Gül başbakan oldu.

Bir yıl sonra Deniz Baykal’ın da yardımıyla Meclis, R.T. Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırdı. YSK’ da, Siirt seçimlerini iptal etme talebini kabul etti ve ara seçime gidildi. R.T. Erdoğan Siirt milletvekili olarak parlamentoya girdi ve Mart 2003 başbakan oldu. Böylece Türkiye de yeni bir sürece girdi.

Cumhuriyet döneminden itibaren devlet tarafından sürekli baskı altında tutulan toplumun liberal ve radikal İslami kesimi, böylece girdiği uzun vadeli mücadeleyi başat kılmış oldu

Necmettin Erbakan, “kanlı mı olacak, kansız mı?” demişti.

Ezgindiler, kansız yolla iktidara yürüdüler, demokrasiye oynayarak siyaset yaptılar. N. Erbakan’ın kurduğu koalisyon hükümeti işlemez hale getirilmişti, şimdi sıra “milli görüş”ün devamı olan AKP Hükümetini işlemez hale getirmeye gelmişti, ama AKP tek başına hükümetti. Dahası uzun süreli bir mücadelede edindikleri tecrübelerle bu noktaya geldiler ve şu veya bu biçimde gemilerini yüzdürebildiler.

Gelişmelerden de anlaşıldığı gibi AKP, şanslı bir zamanda işbaşına geldi. Şöyle ki Türkiye ekonomik olarak gelişmekteydi ve toplum da bir zemin arayışına girmişti.             Artık demokrasi, barış, insan hakları, fikir özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve refah gibi konular konuşuluyor ve tartışılıyordu.  Biraz da bundan olsa ki AKP,  “Kıbrıs açılımı”,  “Demokrasi Açılımı”, “Cunta ve generallerin yargılanması” gibi adımlar attı ve yeni bir anayasa arayışına da girdi.

28 Ağustos 2007 Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu.  

            Böylece AKP, devletin en üst organına kadar tırmanmış oldu.

2009’da “Oslo Süreci” başladı.

Konuyla ilgili taraflar arasında görüşmeler yapılmaya başlamıştı artık.

28 Aralık 2012’de R.T. Erdoğan, “Abdullah Öcalan ile görüşmeler yapıldığını ve bu görüşmeler neticesinde mutabık olunan bir  “Çözüm Süreci” olduğunu beyan etti. 2013 Diyarbakır Newroz kutlamasında Abdullah Öcalan’ın ünlü mektubu okundu.

Böylece “Çözüm Süreci” taraflar arasında resmi olarak onaylanmış oldu. Karşılıklı Ateşkes yapıldı ve taraflar ateşkese uydu.

Artık çatışma yoktu, kan dökülmüyordu, nefret suçları azalmaya başlanmıştı.  Çatışmasızlık ortamında toplum, az da olsa huzur buldu ve bundan ötürü barışa da hüsnü kabul gösterdi. Ne asker anneleri, ne de gerilla anneleri olur da evladımız çatışmada ölür diye korkmuyordu artık. Türkler ve Kürtler yeniden birbirine ısınmaya başladı. Nefret, kin, öfke, intikam ve kan gibi terimler, birazcık da olsa toplum hayatından çıkmıştı.

Mayıs 2013’de Gezi Parkı protestoları başladı.

            AKP Hükümetinin bu protestolara karşı tavrı çok sert oldu. O kadar ki AKP’nin tavrı,  geleneksel devletin tavrından daha gaddarca oldu.

Bu olaylar, bir milat oldu. Öyle ki hem AKP’nin iç yüzünün teşhir olması açısından ve hem de Kemalist askeri ve sivil bürokrasinin irtica terimi etrafında kopardığı fırtınanın, yani radikal İslami kesimine uygulanan baskının toplumun seküler kesiminin yaşamına karşı nasıl bir silaha döndüğünün anlaşılması açısından tam bir turnusol kâğıdı işlevi gördü.

AKP Hükümeti, “Çözüm Süreci”ni bitirmedi, ama icraatları çok değişti, otoriter bir siyasal rejime doğru ilerledi. Demokrasi, barış, insan hakları, kadın hakları, fikir özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi kavramlara karşı negatif bir tutuma girdi ve devleti adamakıllı bir polis devletine çevirmek için katı yasalar çıkarmaya başladı.

10 Ağustos 2014 R.T. Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu ve kendinden boşalan AKP başkanlık ve başkanlık koltuğuna Ahmet Davutoğlu’nu oturttu. Tıpkı T. Özal ile Yıldırım Akbulut gibi halef selef oldular. (Bu noktada şu ayrıma dikkat çekmeden geçemeyeceğim. Yıldırım Akbulut, T. Özal’ı dinlerdi ama Ahmet Davutoğlu gibi iradesini teslim etmedi. En azından Yıldırım Akbulut dendiğinde insanın aklına başbakan olduğu gelirdi.)

 Haziran 2015’te Türkiye’de genel seçimler yapıldı.

AKP’nin seçim stratejisini R.T. Erdoğan’ın saptadığı biliniyor, zira ne Ahmet Davutoğlu, ne de diğer AKP kurmayları (!) onun koyduğu taşı yerinden kaldırmaya kalkışabilir.

Bu kez seçim stratejisi gerginlik üzerine kurulmuştu. Kürt karşıtlığı, ırkçılık, milliyetçilik kullanılarak Kürtlere karşı kaba ve sert tavır ve eylemler geliştirildi. Türkler ayartılmaya, Kürtler de korkutulmaya çalışıldı. Ama çatışmasızlık ortamı olduğu için toplum daha çok gerdirilemedi. Burada HDP’ nin akılcı ve gerçekçi politikalarının çok pozitif bir işlev gördüğünü de vurgulamalıyım.

Bilindiği gibi AKP, Haziran seçimlerinde kırıldı, gerçekçi seçim sonucu o zaman alındı. Fakat R.T. Erdoğan bu sonucu hiç sindiremedi, zira bu şekilde hayalindeki şahikaya varması mümkün değildi, bu anlamda hayal kırıklığı yaşıyordu, bundan dolayı yeni bir plan kurdu, seçimleri yenileme oyununa girdi ve 1 Kasım 2015 yeni (lenen) genel seçim tarihi olarak beyan edildi.

R.T. Erdoğan için bu seçim varlık yokluk meselesiydi, dolayısıyla elinden gelen her şeyi yapacaktı. Sınırsız bir yetkiye sahipti ve elinin altında da bir hükümet ve devlet vardı. Neler yapamazdı ki. Belki de bundan daha önemlisi karşısındaki rakiplerin konum ve durumlarıydı.

CHP seçmenleri oy vermekten başka şey bilmiyor sanki. Yöneticileri ve kadroları da büyük ölçüde sosyal demokrat karakter ve bilince sahip değiller ve hala sosyal şoven kafa bulanıklığı yaşamaktadırlar. Baksanıza şimdi CHP, bir milletvekillisinin odasında Atatürk posterini aşağı indirdiği iddiasıyla bir krizi yaşıyor. Kim bilir bu krizi kim ve nasıl bir hinlikle çıkarttı.

Devlet Bahçeli, derin devlet ne derse ona uyar ve zaten başbuğluk ihalesini de R.T. Erdoğan’a kaptırmış gibi. Yeri gelmişken R.E. Erdoğan’ın başkanlık hayalinin Adolf Hitler’in başkanlık sistemiyle örtüştüğünü belirtmeliyim. Zira son birkaç yıldan beri R.T. Erdoğan’ın devleti tam bir polis devletine çevirme çabası ve bu doğrultuda çıkardığı yasalar ve uyguladığı politikalar dikkate alındığında bu savın dayanaksız olmadığı anlaşılır.

Geriye bir HDP kalmıştı, o da, Kandil’in hatalarından dolayı zor bir duruma düştü.

Kandil demişken, bir iki cümle daha etmem gerekiyor. Kandil, secim döneminde R.T. Erdoğan’ın gerginlik stratejisini boşa çıkarmak için ne yaptı? Ateşkesi bozmaya zorlandık deniliyor, iyi de, birileri sizi bir şeye zorluyor diye siz onu yaparsanız, bunun manası ne olur? Birileri neden ısrarla çatışmasızlık ortamını bozmak istiyordu? Türkiye’deki aydın ve demokrat köşe yazarları her şeyi anlattı ve her uyarıyı yaptı, neden kimseyi dinlemediler? Ateşkesi bozana uydular, yetmedi Hendek-Barikat savaşına girdiler, açıkçası R.E. Erdoğan’ın oyununa geldiler. Çok basit bir soru, AKP, yeniden tek başına iktidar olmasaydı savaş bu kadar tırmandırılabilir miydi? Belki “Çözüm Süreci” çok başka biçimde gündeme gelecekti?

Savaşın başlamasıyla birlikte her şey altüst oldu.

1984 yılından bu yana bazen ateşkeslerle ara verilen, bazen bir biçimde esnetilen ama günümüze dek süregelen savaş, hiç bu kadar barbarca, insafsızca ve ahlaksızca sürdürülmemişti. 1990’lı yılları her bakımdan geride bırakan ve insani bütün değerleri yerle yeknesak eden kirli bir savaş sürdürülmektedir. 1990 yıllarda köyleri yakıp yıkan devlet, şimdi şehirleri yakıp yıkıyor ve Kürtlere yaşam hakkı tanımıyor.

Yakın tarihimizin gelişmelerini özetle irdeledikten sonra, şimdi de genel bir kritik yapalım.

Şimdi de R.T. Erdoğan, “silahlar betona gömülene ve terör bitirinceye dek savaş kararlılıkla sürdürülecektir” diyor. Anlaşıldığı gibi iş yine PKK’nın kökünün kazınmasına geliyor. Enteresandır ki devlet PKK’nın kökünü kazımaktan söz ettikçe sanki PKK kök salıyor. Tuhaf olan devletin bu durumun farkında olmasına (olmaması mümkün değil) rağmen, yine de PKK’nın köküne kibrit suyu sıkacağını ısrarla tekrarlamasıdır. Toplumun bu teraneyi dinlemekten bıkmaması veya bıkmışsa ciddi bir tepki göstermemesi de ayrı bir tuhaflıktır.

PKK, savaşı başlattığı 1984 yılından beri hayli güçlendi, zaten yerinde saysaydı şimdi bitmişti. Her şey açıkça görülüyor. Burada PKK’nın varlığının tamamen Kürt sorununa bağlı olduğunun altını çizmeliyim. Yanı sıra şunu da vurgulamalıyım. Savaşın muhatabı olan devletin gücünden bir şey kaybetmiş gözükmemesi, hatta daha güçlenmiş gibi görünmesi bir şey ifade etmiyor, zira PKK’nın bugünkü varlığı ve konumu karşısında daha zor bir duruma girdiği açıktır. Zira devlet, dün kırdaki gerillayla uğraşırken, bugün şehirdeki gerillayla da uğraşmak zorunda kalmıştır. İki ayı aşkın bir zamandır kentlerde başlayan çatışmalar sürerken, devlet, önüne gelen her şeyi yakıp yıkarak savaşı sürdürebilmektedir. Öyle ki nice camiler, Kiliseler, başka ibadet yerleri, okullar ve tarihi eserler savaş enkazının birer parçası haline gelmiştir. Bütün insani değerleri ve kutsalları ayaklar altına alarak savaşan bir devlet veya gücün kazanacağı bir savaş olamaz. Zaten savaş, başlı başına korkunç bir acizliktir.

AKP’nin iç politikası iflas etmiştir.  Zira birkaç yıldan beri, özellikle de 2015 yılında başlattığı savaşla, ne 12 Eylül Askeri Cunta dönemini, ne de Tansu Ciller dönemini aratıyor, aslında çok daha kötü, tam bir vahşet. Yalnızca Kürtlere karşı değil, bütün topluma karşı böyledir, dayatma, baskı, şiddet, çalma çırpma, talan vesaire…

AKP’nin dış politikası da iflas etmiştir. Zira dünyada tek bir Suudi Arap-Selefi Paktı müttefik olarak kalmıştır. Bir de gizli bir mütefikleri olan DAİŞ var, başka yok. Bir zamanlar babalandıkları İsrail’e karşı düştükleri durum vahimdir aslında. Şimdi sormak lazım, AKP’nin dış politikası sonucu hangi komşu devletle sorunlu değildir. Mesela İran ile başlayalım, Irak gelelim, oradan Suriye’ye geçelim, ne görürüz? Durum berbat. Yunanistan ve Bulgaristan’dan hiç söz etmeye gerek yok, durum malum zaten. Rusya ile ilişkiler başka bir vahamet… Amerika ile de kriz yaşamaya başladı. Avrupa ülkelerinin göç alma korkusundan dolayı ikiyüzlü davranmaları bir şey ifade etmiyor.

En ilgi çekici husus da şudur. Beştepe Saray başkanı ve AKP Hükümeti, iç politikasında da, dış politikasında da Kürtlere çarpıp sendeliyor. (Gezi Parkı olaylarını göz ardı etmeden konuştuğumu belirtirim.) Şöyle; iç politikada Kürt sorununun neye kadir, neye mani olduğu malum. Dış politikada da bir zamanlar Federe Kürt devleti hedefti. Şimdi de PYD… Fakat Cenevre Görüşmelerine PYD’ nin katılmasının engellemesi ilk görünüşte bir başarı gibi gelebilir ama ciddi bir yanılsamayı gizliyor. Zaten PYD, dışlandığı için Cenevre görüşmelerine ara verildi, zira “balık baştan kokar”. Bunun sorumluluğu da yarın Türkiye’nin omzuna yüklenecektir.

Bundan sonra ne olabilir?

AKP, sanki yörünge değiştiriyor. Nasıl mı? R.T. Erdoğan’ın A. Hitler’den söz etmesi nedensiz değildi. Kendileri de büyük bir devlet başkanı olma hayalini taşıyor. Birkaç yıldan beri zaten demokratik olmayan, aksine otoriter olan bir devleti tam bir polis devletine çevirme çabaları ve bu doğrultuda kat ettiği mesafe düşünüldüğünde akla böyle bir şey geliyor. Geriye liberal ve radikal İslami kesimin kadro ve kitlesinin yeni yönelime karşı tepkileri kalıyor. Bana kalırsa hem kadroların çok ama çok büyük bir kısmı R.T. Erdoğan’ın yanındadır, hem de bu kitlenin faşist bir rejime taban olma ihtimali çok yüksektir.

Şimdiden söyleyeyim, R.T. Erdoğan’ın başkanlık sistemi, burjuva demokratik bir rejime asla tekabül etmez, aksine Türkiye’de faşist diktatörlüğün habercisidir.

Bunun önündeki en büyük engel Kürtlerin demokratik muhalefeti ile Türkiye işçi hareketi (cılız da olsa) ve demokratik muhalefetidir.

Artık üç hususu izah edip yazımı sonlandıracağım.

Birincisi, T.C. devleti, Kürt karşıtlığı politikasıyla hiçbir yere varamaz ve Kürt sorununa güvenlik sorunu olarak bakmaya devam edip de çözüme yanaşmazsa çok şey kaybedecektir.

İkincisi, eğer bir rejim, özgürlükleri ve demokrasiyi kısıtlamayla ve muhalifleri baskı altına almayla veya şiddet uygulamayla veyahut savaşla ayakta durmaya çalışıyorsa o rejim iflas etmiştir, bitmiştir. AKP’nin bugün geldiği nokta budur.

Üçüncüsü, tarihi bir vaka olmuş bir ezginliği aşıp erki ele geçirdikten sonra, yeniden alta düşme ve iktidarın sunduğu varsıl rantları kaybetme korkusu dikkate alındığında bütün liberal ve radikal İslamcıların mevcut statülerini korumak için nasıl bir çaba içine gireceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

[email protected]

 

Hakkında Abdürrahim GÜMÜŞTEKİN

Abdürrahim GÜMÜŞTEKİN

Bu habere de bakabilirsiniz.

KÜRDİSTAN’DA AZ ULUSALCILIK, DAHA ÇOK KOMÜNİST TOPLUM

“…Sosyalizmin tarihinde hüküm sürmüş merkeziyetçi, otoriter, determinist, sanayileşmeci, devletçi gelenek alternatif olmak şöyle dursun, kapitalizmin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir