Salı, Temmuz 23, 2019
Destpêk » TÜRKLER FENA HALDE ALDATILIYOR / ABDURRAHİM GÜMÜŞTEKİN

TÜRKLER FENA HALDE ALDATILIYOR / ABDURRAHİM GÜMÜŞTEKİN

Kimler tarafından aldatıldığı açık, zira Türkler kimler tarafından yönetilmişse sürekli onlar tarafından aldatılmıştır. Türkiye’de Türkler, kendi devletleri tarafından yönetiliyor ve şimdilerde çok daha fena halde aldatıldıkları da bir gerçek, zira yönetim mercii uzmanlaştıkça aldatma da o derece profesyonelleşmektedir. Nasıl mı?

Hikâye biraz uzun ama özetle anlatmaya çalışayım.

Her milletin tarihi bilinir, saklanamaz, başka türlü de gösterilemez.

Milletler, kabile döneminden beri kendilerine dünyada yer arar dururlar, kimi kabile tarihe karıştı, kimisi de kendini bir biçimde yaşatabildi.

Kendini yaşatabilenler, tarihe karışanlardan çok mu, az mı bilinmez, ama kendini yaşatan bazı kabilelerin diğer pek çok kabileyi ya savaşla ya da başka biçimlerde enterne ettikleri tarihin bize sunduğu verilerden anlıyoruz.

İnsanın cinslere, inanışlara, imtiyazlara (sınıflara) ve benzeri farklılıklara göre konumlanıp erk kurmasıyla birlikte kabile içinde yönetim kesimini yönetilen kesimden daha avantajlı ve imtiyazlı kıldı. Yöneten kesim ya doğrudan egemen zümre veya sınıftan seçilirdi, ya da onlara sıkı bağlı ve bağımlı kişilerden seçilirdi.

Kabileden başlayarak her milletin egemen ve sömüren kesimi, aynı milletin diğer kesimini (çoğunluğunu) kendi çıkarlarına göre düşündüğü ve kabile hayatından ulus hayatına kadar her şeyi buna göre tasarladığı bilinen bir şeydir.

Zengin azınlık, fakir çoğunluğu yalnızca emeği bakımından sömürmez, onların başının tacı olarak da tepelerinde gezinir. Mesela neredeyse bütün İngilizler, Kraliyet ailesinin fertlerine hayranlıkla bakarlar(dı) ve başlarının tacı olarak görürler(di). Dolayısıyla kendilerini alt tabakanın bir unsuru olarak hissederlerken, kaçınılmaz olarak Kraliyet ailesi fertlerini başka hak ve hukuka nail olarak görürler ve onlara hizmet edilmesini de normal karşılarlar. Kuşkusuz bu bir çark…

Aynı şey Osmanlı sultan veya han aileleriyle diğer Türklerin arasındaki ilişkilerde de görülebiliyor. Özcesi bütün dünyada bu genellikle böyledir, her millet için aşağı yukarı aynı şey geçerlidir.

Kendi değerini bile bir biçimde yönlendirilmeye veya bir şekilde şartlandırılmaya maruz bırakılması sonucu veyahut algı operasyonların etkisinde kalması neticesinde düşünen insan tipolojisi, neredeyse yerkürenin değişmeyen çoğunluğunu oluşturmaktadır.

Kapitalist emperyalist çağda durum daha da kritikleşti, zira pragmatik felsefe, kapitalizmin temel felsefesi olarak benimsendi. Dolayısıyla kapitalizm açısından hangi unsurun (nesnenin) daha yararlı ve elverişli olduğuna bakılmaksızın ne üretim tasarlanır, ne de tüketim… Haliyle sermaye hareketleri de yönlendirilemez.

Millet, ulus, bayrak, devlet gibi kavramların değerden düşmesi veya değerinin yükselmesi tamamen sermaye-çıkar dünyasının işine ne derece yaradığına veya yaramadığına bağlıdır.

Maalesef dünyamız, sermayenin istediği yörüngede kaldığı sürece insanlığın hali pürmelâli bu olacaktır. Üçüncü dünya savaşını eski dünya savaşları şeklinde görmesek de dünyanın uğrağı daha püriten ve huzurlu olmayacaktır.

Şimdi esas konuya döneyim ve Türklerin dünden bugüne nasıl aldatıldığını izah etmeye çalışayım.

Tarihçiler benden iyi bilir.

Selçuklular, doğuya doğru akın etmekteydi, ama Osmanlılar daha sakin bir biçimde batıya doğru açıldılar, kabile hayatını, kabilenin birliğini sağlayarak ve geleceğini düşünerek sürdürdüler.

Anlaşılıyor ki o zaman bile Türklerin bir kısmı batıya doğru, bir kısmı doğuya doğru yön belirlemek istiyordu. Kuşkusuz bu iki ayrı dünya görüşü de demekti, zira doğudaki insan karakteri, beşerî ve ekonomik yaşam ile batıdaki çok farklıydı. Açıkçası medeniyet açısından batı, doğudan üstünlüğü almış ve ‘insanı yaşamın çekim merkezi’ haline gelmişti.

Türklerin ‘batıcı kanadı’ başat geldi, ötekiler de onlara tabi oldu ama huylarını-alışkanlıklarını tümden terk etmeleri beklenemezdi…

Osmanlılar, Bursa, İzmit ve nihayetinde İstanbul’u fethederek yurt edinmek ve tam bir devlet kurmak için gereken gelişmeyi sağlamış oldu.  Artık Osmanlı’da yükselme devri başlamıştı, daha da yayılmak isteyecekti…

Ancak Osmanlı devletinin Yavuz Sultan Selim döneminde yeniden doğuya doğru akın etmesi Osmanlı demografisini ve dünyasını (yaşam ve kültürünü) daha karışık ve karmaşık hale getirdi.

Osmanlı, imparatorluk kurduktan sonra Türkler açısından durum çok değişti. Sultan, kendisini ümmetin halifesi olarak konumlandırırken Türkleri de kendi kulları-tebaası olarak değerlendiriyordu. Kimsenin Türklerin geleceğini-bekasını düşündüğü yoktu. Türkler ise Osmanlı için can vermeye her zaman amadeydi.

Böylece Türkler, Bizans devletinin baskısı altından çıkıp Osmanlı devletinin tebaası oldu ve batı dünyasına paralel bir toplum değil, doğu dünyasının bir parçası haline getirildi.

Sonra bir kısım Türk kuşakları bu durumu kabullenemeyecekti…

Batıdaki gelişimi izleyen kuşaklar, kendilerinde de bir değişimin gerekli olduğunu düşünmekteydi. Değişimi ve gelişimi bir tür fikir olarak benimseyen kuşaklar, öteden beri istibdada karşı kendiliğinden gelişen hoşnutsuzluğu organize bir muhalefete dönüştürebildi. 1900’lerde bu eğilim hayli gelişmiş ve güçlenmişti.

Osmanlı İmparatorluğu çöküş sürecine girmişti…

Birinci dünya savaşı sırasında imparatorluk ayakta duramıyordu artık, istibdat ecel terleri döküyordu…

Nihayet istibdat işlemez hale geldi ve cumhuriyet kuruldu.

Böylece Türkler için yeni bir dönem başlamış oldu, ancak cumhuriyet devletini kuran üst kadronun asker kökenli olması ve bunların içinde birinin (Mustafa Kemal’in) çok ön plana çıkması, yani grubun içinde şeflik düzeyinde sıyrılması, devletin demokratik değil, merkezi otorite bazında tasarlanması, tek parti sisteminin benimsenmesi, Türklüğün ön plana çıkarılması, bağnaz bir milliyetler politikasının güdülmesi, laikliğin zorla dayatılması ve benzeri neden ve etmenlerden dolayı yeni dönem ölü doğdu.

Tekrar söyleyeyim, saltanata son verilerek cumhuriyetin kurulması bir yenilikti elbet, ancak tek başına cumhuriyetin ilan edilmesi devletin demokratik olmasını sağlamaya yetmezdi. Nasıl bir devletin kurulmak istendiği temel bir soruydu. Yoksa cumhuriyeti kuran kadroların içinde birinin cumhurbaşkanı seçilmesi doğal ve gerekliydi ve bu göreve seçilenin M. Kemal veya başka birinin olması bir şey değiştirmezdi, ancak maksat demokratik usullere göre devletin yönetilmesi değil, merkezi otoritenin başına uygun birinin getirilmesi olunca işin rengi kökten değişti.

Cumhuriyet ama demokratik değil, merkezi otorite dayalı bir devletin kurulmasıyla birileri yine Türklerin adına tarihi bir saplantıya girmiş oldu. Laiklik ve seküler toplum projesi böyle bir devlet yönetiminde tamamlanması pek elverişli değildi.

Cumhuriyeti kuran kurucu kadrolar, Türklüğün ön plana çıkartılmasında muhakkak bir fayda umuyordu, oysa Türklerin geleceği şovenizm ve ırkçılıkta değil, çağdaş ve demokratik bir toplumun oluşumunda yatıyordu.

Bir yandan denetiminizdeki milletlere ve etnik kimliklere soykırım ve asimilasyon politikası uygulayacaksınız, öte yandan münhasır medeniyet seviyesinden söz edeceksiniz. Bir yandan Dersim soykırımı yapacaksınız, öte yandan “irfanı hür, vicdanı” kuşaklardan söz edeceksiniz. Ne büyük bir paradoks…

Netice itibarıyla cumhuriyetin kurulmasıyla Türkler, sultanların tebaası-kulu olmaktan çıkarıldı, ama bu kez de liderin uydusu haline getirildi.

Şimdi Türklerin nasıl kandırıldığını veriler üzerinden anlatalım.

Süryaniler ve Rumlar katledilerek kendilerine yer açılacağı söylendi. Ermeniler katledildiğinde de aynı şeyler söylendi. Şimdi sıra Kürtlere geldi…

Keza Lazlar, Araplar, Boşnaklar, Pomaklar, Arnavutlar, Çerkezler, Gürcüler, Rumlar (kalanlar) Süryaniler (kalanlar), Ermeniler (kalanlar), sözde Türkleşen Kürtler, asimile edilerek Türklerin sayıları çoğaltılarak Türklüğün garantiye alındığı söylendi; ama devlet, ulusal özgürlük ve etnik kimlik mücadelesiyle sürekli muhatap kaldığı gibi, sarhoş rulmana benzer bir toplum yaratıldı.

Hakeza, “vatan, millet, Sakarya” dendi; ama kimi Türkler fabrika ve banka sahibi oldu, kimisi (büyük çoğunluk) fakirlik sınırında yaşaya geldi.

Ne yazık gerçekler böyle.

Bunlar, Osmanlı imparatorluğu ve Kemalist cumhuriyetin birbirini tamamlayan icraatları…

Bugünün Türkiye’sini nasıl okuyabiliriz?

Yaklaşık yüz yıllık cumhuriyet tarihinde, dayatmacı ve baskıcı laiklik politikası, politik İslami eğilimi bir şekilde kamçılarken dizginlenemeyen politik İslami eğilimle toplumsal gelişme hep birbirini kovalayan ve çelmeleyen şeyler oldu.

Her şeye rağmen toplumsal ve kültürel gelişmeler olacaktı, ama yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan cumhuriyet devleti, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde politik İslami eğilim tarafından ele geçirilmiş sayılır.

Her şey politik İslami kesimin Türkiye’de yeniden iktidarla buluşmasıyla ters-düz olmaya başladı ve nihayetinde bugünlere gelindi.

Sonuç:

Politik İslamcılar, devleti büyük ölçüde ele geçirmiş bulunuyor, bu bir.

Kürt sorunu başka bir zemin ve biçimde kendi çözümünü dayattı, bu iki.

İşçi ve emekçi kesimleri hep sıkboğaz edildi ve bu yüzden emek alanı hayli gerilmiş bulunuyor, bu üç.

Peki, İslam devleti ve dindar toplum diyenlerin icraatları?..

Maalesef beterin beteri varmış…

Kemalistler, Türklere bu dünyada yüksek bir yer yaratma söylemi-iması ile Türkleri aldattı.

Politik İslamcılar, Türklere öbür dünyada (hak dünyasında) da kutsal bir yer (cennet) arayışıyla Türkleri aldatmaya çalışmaktadır. Galiba buradaki aldatma çok daha beter bir kandırma olacaktır.

Politik İslamcıların (AKP hükümeti ve saray-polis devleti) ümmetçilik kisvesi altında yürüttükleri politikaları ve icraatlarıyla Kemalistlerden daha ırkçı olduklarını göstermiş oldular. Nasıl mı?

Şöyle; Kürtlerin bulunduğu topraklarda otuz yılı aşkın bir zamandır fiilen bir savaş sürmektedir. AKP, on beş yıldır iktidar olduğuna göre, en azından bu süre zarfında süren savaşın sorumlusudur.

AK Parti’nin 2011 yılına dek sürdürdüğü politikaları ayrı ama pek çok açıdan tartışmak gerektiğini belirteyim. Özellikle 2015 Haziran genel seçimlerinden itibaren AKP’nin gerçek yüzünü gösterdiğini de ekleyeyim.

Çözüm Süreci’nin pozitif bir süreç olduğunun altını çizeyim. Bu süreci noktalayan tarafın AKP olduğunu da ekleyeyim.

Savaşın yeniden başlamasıyla olup bitenler de açıktır…

On binlerce insan katledildi, milyonlar insan mağdur edildi. Kürt şehirleri hayalet şehirlerine çevrildi, batıda yaşayan Kürtlerin başına getirilmeyen şey kalmadı.

Türkler ve Kürtler düşmanlaştırıldı!

En önemlisi de iki milletin karakter ve toplumsal dokuları feci halde çarpılmakta, zira kan, şiddet, nefret, kin, intikam toplumu karabulut gibi sarmış bulunuyor.

Yalnızca Türklerle Kürtler arasında değil, toplumun genelinde birbirini seven insanlar değil, birbirine düşman gözüyle bakan insanların sayısı çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Toplumda o kadar çok kutup yaratıldı ve bu kutuplar da öyle bir keskinleştirildi ki nefret söylemi günün başat argümanı haline geldi.

Bütün şiddetiyle süren savaş ve yıkılan ocaklar…

Darbe girişimi…

Bölge savaşı…

Fırat kalkanı…

Irak sınırına askeri yığınak…

Ve Türkiye’de rejim değişikliği…

Şimdi Türklerin ensesinde fena halde boza pişiriliyor! 

Yukarda belirttiğim gibi daha düne kadar Türklere daha çok “bu dünyada makul- yüksek bir yer arama” söylemi hoş karşılanıyordu. Politik İslamcıların iktidara doğru yürümeye başlamasıyla Türklere öbür dünyada da makul-kutsal bir yer arama (cennette yer edinme) söylemi rağbet gördü.

Deniliyor ki biz, dindar bir toplum, İslami bir devlet istiyoruz.

Deniliyor ki büyük Osmanlı’yı yeniden görmek istiyoruz.

Bunun için de başkanlık sistemi gerekiyormuş….

Bu sözlerin tercümesi açık aslında, ama yine biraz tartışmakta fayda var.

Önce din konusunu ele alalım, sonra başkanlığı tartışırız.

Türkiye’de Diyanet İşleri Bakanı var mı? Var.

Peki, bu bakanlık suni İslam inancı dışında, İslam’ın diğer mezheplerinin dini meseleleriyle ilgileniyor mu? Hayır.

Bu ayrımı kim nasıl izah edebilir? Diyanet İşleri Bakanlığının varlığı bir ayrıcalık değil mi? Bu ne demektir? Suni İslam inancı dışındaki diğer İslam mezheplerini ötekileştirme değil mi?

Ayrıca Yezidilerin, Alevilerin (Aleviliği başka bir din olarak görenler açısından) ve diğer dinlerin din sorunları ne olacak?  Buna cevabınız var mı? Hayır.

O halde AKP’nin inancı ve kurmak istediği rejim ile IŞİD’in inancı ve kurmak istediği rejim arasında ne fark var?

Keza R.T.E ve AKP kurmaylarının istediği rejimle demokrasi arasında bir ilişki var mı? Hayır.

Gelelim başkanlık sistemine…

Sahi R.T. Erdoğan’ın istediği rejim nedir?

Başkanlık sistemi diyor R.T.E.

Öncelikle şunu vurgulayalım, burjuva demokrasisi açısından en elverişli sistem parlamenter sistemdir. Başkanlık sistemi, zaten kusurlu (çifte standartlı) olan burjuva demokrasisiyle mesafeyi biraz daha açmaktır. Zira başkanlık sistemi, devlet hâkimiyetini daha kolay ve emin kılmak içindir. Kuşkusuz bu, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişki ve mesafeyi (‘hak ve hukuku’) tasarlamayla ilgili bir konudur. Dolayısıyla rejimle de ilgilidir.

Elbette başkanlık sisteminin de çeşitleri var…

Burada önemli olan başkanın seçilme şekli ve yetkileridir. Zira sistemim demokrasiyle ilişkisini belirleyen şey, bu iki soruya verilen yanıtta yatıyor. Bir başka deyimle söz konusu sistemin karakterini belirleyen şey, başkanının seçilme şekli ve yetkileri sorunudur.

Başkanlık sisteminin diktatörlüğe dönüşmemesi için şart olan öğeler var.

1-Başkan halk tarafından seçilmelidir.

2-Başkanın yasama ve yargıya karşı saygılı ve mesafeli olması için yasal mevzuatın düzenlenmesi şart.

3-Başkanın Meclisi feshetme yetkisi olmamalı.

4-Başkanın kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi olmamalı.

Peki, R.T. Erdoğan, başkanın seçilme şekli ve yetkileriyle ilgili ne diyor?

Hemen belirteyim R.T.E, arkasında bir halk (oy tabanı) olduğunu düşündüğü için başkanı halk seçmeli diyor.

İş başkanın yetkileri meselesine gelince, R.T. Erdoğan’ın niyeti anlaşılıyor.

AKP ile MHP, başkanlık sistemi (rejim) ile ilgili bir tartışma (pazarlık) sürdürmektedir. Buradan basına yansıtılana bakılırsa R.T.E, başkanın meclisi feshetme yetkisi olsun istiyor.

Bakın Kenan Evren, bir cunta şefiydi ve cumhurbaşkanını ağır yetkilerle donatan da O idi, ama Kenan Evren bile, yürütmeyi (meclisi) işlevsiz bırakacak bir cumhurbaşkanı sistemini kurmaya cüret etmedi.

Oysa R.T. Erdoğan, değil meclisi istediği kararları çıkartmaya zorlayacak bir başkanlık sistemi, istediğinde (yani meclis onun istediği kararı çıkartmadığında) meclisi feshedecek bir başkanlık sistemi istiyor. Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi de isteyecek. Zaten kendi kendisine yetki tanıyan biri…

Kaldı ki daha başkan olmadan istediği rejimi fiilen kurmuş bile, hem de anayasa ve yasalara rağmen… Zira AK Parti ve hükümet emrinde, yetmedi MHP ile fiili koalisyon kurmuş, böylece meclisi istediği gibi çalıştırıyor. Kanun hükmünde kararnamelerle devleti ve toplumu yönetiyor. Anayasa mahkemesi, onun işine gelmeyen bir karar çıkardığında  saygı göstermediğini söylüyor. Düşünebiliyor musunuz eğer savcılar bir biçimde harekete geçirilmezse ve durumdan vazife çıkartan hâkimler olmazsa, yani bağımsız yargı olsa, bunca seçilmiş belediye başkan ve belediye meclis üyeleri, il meclis üyeleri, milletvekilleri, aydın, akademisyen, gazeteci, yazarçizer, sanatçı tutuklanır mıydı? Böyle haksız, hukuksuz ve mantıksız davranan kayyum atanmaları olur muydu?

Manzara açık… Gerçekten durum vahim.

Bakın Türkiye’de yasama sorunu var mı? Var. Zira cunta anayasası deniliyor ama öyle belli ki yapılmak istenen anayasa cunta anayasasından çok daha rıjit olacak.

Bağımsız yargı var mı? Yok.

Yürütmede sorun var mı? Var.

Bütün bunları kim nasıl izah edebilir?

Meşruti Monarşide bir hükümdar bunları yapamaz, ancak mutlak monarşi de bir hükümdar bunları yapabilir(di).

R.T. Erdoğan’ın kurmak istediği rejim, kesinlikle demokratik değil, DİKTATÖRLÜKTÜR!

Oysa demokrasi dışı her yol cehenneme açılır.

 

Abdürrahim Gümüştekin

[email protected]

Hakkında Abdürrahim GÜMÜŞTEKİN

Abdürrahim GÜMÜŞTEKİN

Bu habere de bakabilirsiniz.

AMED KENT KONSEYİ TOPLANTISI \ GÖZLEMLERİM

31 Mart Yerel Seçimlerinde Kayyum döneminin sona ermesiyle birlikte Kürdistan’ın birçok belediyesi yeniden sahiplerinin (HDP …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir